Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

Devrim İçin Devrimci Okul

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Şub. 06, 2010 6:09 pm

Kolektivizm,
düzen bataklığında tutunulacak daldır

Kolektivizm ve komiteleri işledik önceki dersimizde. Bu hafta da başka bir yanıyla kolektivizme devam ediyoruz. Kolektivizm, komitelerde başlar. Burası tamam. Ama yine de tek başına komitelerle sınırlı kalamaz. O, esas olarak hayatın her alanında ve her anında somutlanmalıdır ki, gerçek anlamını bulsun.

Kolektivizm, sadece belli komiteleşmelerle ve belli mekanizmalarla sınırlı kalırsa, bu eksik bir kolektivizm anlayışına denk düşer. Devrim saflarında kolektivizm hayatın hemen her alanına uzanır. Daha doğrusu uzanmalıdır. Yalnızca örgütsel işleyişte, yalnızca eylemde değil, günlük yaşamın her alanında, anında, gülmemizden ağlamamıza, duygularımızı, düşüncelerimizi paylaşmaktan yememize, içmemize, giyimden kuşama, politika üretmekten karar almaya, her türlü sorunu paylaşmaya kadar, yaşamın her anına, alanına kolektivizmi egemen kılmalıyız. Yaşamın her alanında derken, elbette öncelikli ve belirleyici olan, örgütsel işleyişte kolektivizmdir. Kolektif işleyiş ve ruh, tüm diğer alanlara ve konulara buradan yayılacaktır.

Kolektif mekanizmalar yaratılmadan, kolektif çalışma gelenekleri oluşturulmadan kitlelerin mücadeleye aktif katılımlarını sağlayamayız. Çünkü kolektivizmin ifadesi olan mekanizmalar, kitlelerin üretici, yaratıcı yanlarını açığa çıkaracak, onların söz ve karar hakkını, iradesini ortaya koyabilecekleri yerlerdir. Hep söylüyoruz. Düzen halka, kitlelere değer vermiyor. Kitlelerin içinde yer alabileceği kolektif mekanizmalar, onları hayata müdahale eden insanlar haline getiren araçlar olduğu gibi, aynı zamanda devrimin onlara verdiği değerin de bir göstergesidir... Şimdi adım adım kolektivizmi her alanda uygulamanın koşullarını, araçlarını görelim.


– Kolektivizmi her alana yaymanın gerekleri nelerdir?

Önceki bölümde de vurguladığımız gibi "kolektivizm soyut bir anlayış değil, mekanizmadır",

Nedir bu mekanizmalar?

En başta, görüş alış verişini, önerileri, eleştiri ve özeleştiriyi mümkün kılacak mekanizmalardır, toplantılardır, eğitim çalışmalarıdır. Karar alma mekanizmalarını oluşturmaktır.

"Herhangi bir eleştiriniz varsa yapın, bir öneriniz varsa dile getirin" gibi sadece iyi niyete ve kişilerin inisiyatifine bırakılmış temennilerle kolektivizm sağlanamaz.

O önerilerin ortaya konulacağı periyodik ve sistematik bir toplantınız var mı?.. Notlar, mektuplar, internet, toplantılar ve daha akla gelebilecek tüm araçlar, insanların görüşlerini toparlayacak ve tekrar dağıtacak şekilde kullanılıyor mu?..

İnsanların eleştiri ve özeleştirilerini yapabileceklerini sağlayacak bir mekanizmanız var mı?

Bunlar yoksa, orada kolektivizm kendiliğindenliğe, tesadüflere, iyi niyetlere terkedilmiş demektir. Oysa kolektivizmin hayat bulacağı mekanizmalar bunlardır.

Elbette ki örgütsel işleyişi ve kolektivizmi bir "toplantılar bürokratizmine" dönüştüremeyiz. Ama eğitim toplantıları, eleştiri özeleştiri toplantıları, karar alma toplantıları vb. olmadan da bir kolektivizm olmayacağı açıktır. Keza, bilgi ve perspektiflerin paylaşımı, toplantıların gündemlerinin önceden belli olması gibi asgari şartlar, kolekti-vizmi gerçekten hayata geçirmek için önemlidir.

Mesela toplantı iptal etmek yaygın bir alışkanlıktır. Bu giderek toplantıları "olsa da olur olmasa da"... diye bakılan bir unsura dönüştürmektedir. Toplantıların bu şekle dönüşmesi, insanların o toplantıları önemsememesini, katılımların düzensizleşmesini beraberinde getirir. "İnsanlar gelmiyor, toplanamıyoruz" şeklindeki durumlar da böyle böyle ortaya çıkar. Sonuçta belli bir periyottan yoksun, a-deta kendiliğindenliğe terkedilmiş toplantılardan elbette kolektivizmi geliştirecek, politika üretimini, katılımı sağlayacak bir sonuç alınamaz.


– Kolektivizm olmazsa ne olur?

"Devrimci ortam" olarak adlandırdığımız şey, işte ancak böyle yaygın bir kolektivizme paralel olarak gerçekleşir.

Kolektif üretimin, kolektif sahiplenmenin, sorumlulukları ve görevleri kolektif olarak üstlenmenin yaratacağı devrimci ortam, hiçbir şeyle değişilemez. Coşku ancak öylesi ortamlarda hayat bulur. Yoldaşca ilişkiler öyle gerçekleşir.

Tersi nedir?

Tersinin yolaçacağı sonuçlara da elbette şu veya bu biçimde tanık olmuşuzdur.

Kolektivizmin uygulanması genellikle sorunlu, sancılı olur. Bunun en önemli nedenlerinden biri Türkiye solunda küçük-burjuva kökenin ağır basmasıdır. Bilinir ki, küçük-burjuvazi, kolektivizmi pek sevmez. Denetimi, kuralları sevmez. İşlerini, devrimciliğini, tek başına, kafasına göre sürdürmeyi tercih eder.

Kurulmayan veya kurulup da işlemeyen komiteler, bu tür yaklaşımların sonucudur. Böyle yerlerde ruhsuzluk, kendine güvensizlik, insanların birbirini yıpratması gündeme gelir, olmazlar, yapamayızlar, adam yok gerekçeleri daha çok duyulur.

İnsanlar arasında subjektif yargılar, tartışmalar, tahammülsüzlükler, sürtüşmeler, çekişmeler uç verir kolektivizmin olmadığı yerde. Bu tek tek kişilerin olumluluk veya olumsuzluklarına bağlı olmaksızın böyledir. Bu tür sorunlar kaçınılmaz olarak orada hakim hale gelir. Küçük-burjuvazinin abartıcılıktan umutsuzluğa, keskinlikten liberalliğe sürüklenmesi, aynı ruh halini bir türlü paylaşamaması, kendini kolektifin bir parçası olarak hissetmemesiyle bağlantılıdır.

Ama kolektif mekanizmalar içinde devrimin, hareketin, halkın sorunları hakim hale getirildiğinde, bu tür kişisel sorunlara, çekişmelere de pek yer kalmaz.

Kolektivizmin olmadığı bir yer, kurak bir toprağa benzer. Orada hemen hiçbir şey üremez, ürese de tesadüfidir, istikrarsızdır. Bireyi kutsayan, örgütlülüğü, kolektif yaşam ve mekanizmaları dışlayan solun içinde bulunduğu durum bu açıdan tipik bir örnektir. "Herkes ortak kararlara uymak zorunda değildir" gibi devrimci örgüt anlayışını, kolektivizmi yok eden bir kültür geliştirmişlerdir; ama o kültürde, aslında kendilerini yok etmişlerdir. Bireyin kutsandığı, kolektivizmin çiğnenip bireyciliğin geliştirildiği yerde ne örgüt kalmıştır, ne ciddi bir politik üretim, ne de paylaşım...


– Kolektivizm, ideolojik mücadelede, eğitimde nasıl bir rol oynar?

Kolektivizm, ideolojik mücadele zeminidir; çarpıklıklara, yanlış etkilenmelere karşı barikatımızdır. Kolektif bir işleyiş, kolektif tartışmalar ve politik üretim, insanların reformizmden, çeşitli sapma akımlardan etkilenmesini önlemenin, ideolojik mücadelenin de en temel şartlarından biridir.

Eğer kolektif bir işleyiş yoksa, insanların nasıl düşündüğünü, nelerden etkilenmiş olduğunu, düşüncelerindeki çarpıklıkları da görmek mümkün olmaz.

İnsanların eksiklikleri, zaafları, yanlışlıkları karşısında alınacak tavır da kolektivizmin hakim olduğu bir birimde farklıdır, bireyciliğin hakim olduğu birimde başka. Kolektif bir işleyiş yoksa, insanların yetersizliklerini zamanında göremeyiz. Bunun sonucu nedir; çeşitli görevler üstlenen özellikle genç insanlarımızın aldıkları işleri yerine getirememesi, kolektivizmin desteğinden mahrum olarak moralsizleşmeleri, giderek kendilerine güvenlerini kaybetmeleridir. Kolektif mekanizmaların işlemediği her yerde sık yaşanan bir gerçektir bu.

"Arkadaşlar pek katılımcı değil, pek üretken değiller" gibi gözlemler varsa, bu, bir yanıyla arkadaşların eksikliği olabilir belki, ama bunda mutlaka, orada kolektif bir işleyişin olup olmamasının da payı vardır. Kolektif bir mekanizma, onları üretken kılacak, onların hareketi, hareketin sorunlarını sahiplenmesinin yolunu açacaktır.

Biz düzenden farklıysak ve düzene alternatifsek, kolektivizm bunun en somut ifade biçimlerinden biridir. Sahiplenme, sorumluluk, duyarlılık da bu mekanizmalar içinde hayat bulur.

Kolektivizm, kendiliğinden, doğal bir eğitimcidir. Kolektivizmin sağlandığı her devrimci yaşam, her örgütsel işleyiş, sosyalizm konusunda, devrimci değerler ve kurallar konusunda tüm devrimcileri eğitir, onlara olması gerekeni gösterir.

Kolektivizmin işlemesinde, işletilmesinde yönetici, kilit bir konumdadır. Emeğiyle, planlamasıyla, programıyla kolektivizme, kolektif mekanizmalara hayat verecek olan en başta odur. Yönetici, bu mekanizmaya hayat verdiği ölçüde, o mekanizma da örgütlenmeye hayat verir. Çünkü, kolektivizmin canlı, dinamik bir biçimde uygulanması, üretkenlik demektir. Politik üretkenlik, iş üretkenliği ve kadro üretkenliği demektir.

Kolektivizm, yalnız örgütlülüğü, değil, beyinleri de büyütür. Kendi sorunlarıyla, kendi statüleriyle, kaygılarıyla meşgul küçük dünyalarını aşamayan insanları, büyük bir dünyanın, uzak bir ufkun insanı haline getirmekte kolektif bir işleyişin ve ilişkilerin rolü büyüktür.


– Kolektivizmin ve bireyciliğin karşıt etkileri nelerdir?

Kolektivizm, mevcut gücümüzü en etkili biçimde değerlendirmemizi, dahası gücümüzü misliyle büyütmemizi sağlar.

Şöyle düşünmeliyiz; diyelim ki bir okuldaki devrimci öğrencilerin sayısı üçtür, beştir. Bir işyerinde dört tane memur vardır. Anadolu'da bir şehirde bir avuç insanımız vardır.

Ama işte kolektivizm, onları bir kişi, bir avuç olmaktan çıkarır.

Herhangi bir kişinin tek başına izleyemeyeceği, vakıf olamayacağı kadar bilgiyi, perspektifi, kolektif mekanizma ona ulaştırır. Herhangi bir yerdeki tek bir kişi bile bu kolektivizm sayesinde, kolektif mekanizmanın sürekli yol göstericiliğiyle en uzak yerde dahi neyi nasıl yapacağını bilir.

Bu, her yerdeki taraftarlarımızı dahi orada Cephe adına politika yapabilir hale getirebilmek, onlara sorumluluk verebilmek demektir.

Eğer kolektif bir mekanizmanız yoksa, kolektif bir politik üretkenliğiniz yoksa, kolektif bir denetim yoksa, elbette Anadolu'nun bir şehrindeki tek bir insana sorumluluk veremez, güvenemezsiniz. Ama tersi durumda, bu mümkündür.

Kolektif mekanizmalar, bir alanı, birimi üretken, dimamik hale getirecek mekanizmalardır.

Tek kişiye dayalı ilişkilerde, sorunların kişiselleşmesi hep ihtimal dahilindedir. Ama bunun yerine kolektif amaçlar peşinde koşan kolektif bir mekanizma olduğunda tartıştığımız sorunların niteliği de değişir. Devrimci faaliyetimiz açısından önümüze koyacağımız sorunlar bellidir: Bulunduğumuz alanda daha fazla kişiye nasıl ulaşacağız, ilişkilerimizi nasıl örgütlü ilişkiler haline dönüştüreceğiz, örgütlü ilişkilerimizi nasıl kadrolaştıracağız; şurası çok açıktır ki kolektif mekanizmalar olmadan bunları başarmak, bunlardan kalıcı sonuçlar elde etmek mümkün değildir.

Bireyciliğin hakim olduğu örgütsel yaşamla, kolektivizmin hakim olduğu örgütsel yaşam, birbirinden farklı iki dünyadır doğal olarak. Bireyciliğin örgütlü yaşama yansıması, kolektif olmamayı, kendine değer verip, başkalarına değer vermemeyi, başkasına disiplin uygulayıp kendisine disiplinsizliği hak görmeyi, başkalarına perspektif sunup kendine uygulamamayı, herşeye "ben, ben, ben" diye bakmayı, benmerkezciliği, örtülü ve açık biçimleriyle popülizmi, kariyerizmi getirir.

Örgüt yaşamına bireyciliğin hakim kılındığı yerde, görünürde herşey devrim için yapılıyor olsa da hareketin, devrimin çıkarlarıyla "ben"in duyguları, statüleri sık sık karşı karşıya gelir. Bireyci tarz aşılmazsa, giderek bencillik gelişir ki, artık bu durum zarar vermeye başlar.

"Bu düşünce ve duygular örgütte kolektif işleyişi ve daha önemlisi kolektif ruhu, yoldaşça güven ve paylaşımı ortadan kaldıracaktır. Bu bencilliğini, örgüte dayatmaya çalışan... bu türler hep okşanmak, pohpohlanmak ister, örgütçü değil tayfacıdırlar. Örgütsel işleyişi değil, kendilerine dokunmayan bir ahbap çavuş ilişkisi düşünürler. Onların denetlenmediği, alttan yeterince eleştirilmediği yerde de zaten kolektivizm falan da olmaz".

Bireycilik, anarşizmdir. Kolektivizmin yerini bireyciliğin aldığı noktada, örgütsel ilkeler, kurallar, değerler, tarihsel tecrübeler, birikimler bir yana bırakılır ve geriye küçük burjuvazinin ben bilirimci, programsız, plansız, sonuç alıcı olmaktan uzak tarzı öne çıkar. Örgütsel kurallar, değerler, birikimler bir yandadır, onun "düşünceleri, yorumları, özlemleri, statükoları" diğer yanda. Elbette o hep ikincisini öne çıkarır.

Kısacası, bu noktada özet olarak diyebiliriz ki; kolektivizm büyütür, bireycilik küçültür.


– Kolektivizm, düzen bataklığı karşısında halka uzatılan daldır

Gerek önceki dersimizde gerekse bu derste, kolektivizmin bir çok pratik yararını saydık. Kolektivizmi hayata geçirmek, bizim örgütsel başarılarımızı artırır, eylemlerimizi daha etkili hale getirir; ama tekrar edelim ki, bireyciliği, bireysel yöntemleri ve çalışma tarzını değil de kolektivizmi tercih etmemizin asıl nedeni, ideolojiktir.

Sosyalizm, ta Bedreddinler'den bu yana "ortaklaşa" bir yaşam olarak tanımlanmıştır. Öyleyse, anlayış olarak bugünden ortak yaşamayı, ortak hareket etmeyi, paylaşmayı, eşitliği, adaleti, kendi örgütlenmelerimizde, kendi ilişkilerimizde hakim kılmaya çalışmak durumundayız.

Örgütlenme ne demektir zaten. İnsanların bir araya gelmesidir. Bireycilikle "örgüt" olmanın doğası birbirinin zıttıdır. Ama işte zaaflarımız sonucunda bu zıtlığı aynı bünyede yaşatabiliyoruz bazen. Doğru olan, "örgüt" olmanın doğasına uygun olan elbette kolektivizmdir.

Yani, sosyalist, devrimci olmamızın doğal ve zorunlu sonucudur kolektivizm. Eğer kolektivizmi hayata geçirmeye karşı bir direncimiz varsa, demektir ki, devrimcileşmekte, sosyalizmi kavramakta ve benimsemekte eksikliklerimiz vardır. Şöyle de diyebiliriz: Her birimde, bireycilikle kolektivizm arasındaki mücadele, burjuva ideolojisiyle sosyalizm arasındaki mücadelenin bir yansımasıdır.

Burjuva görüş "ben" der hep. "Ben buyum!" der, "benim düşüncem, benim ihtiyaçlarım, benim duygularım..." diye devam eder... "ben duygusu insanın doğasında var", "bunda da ne var" der.

Halkın tüm kesimleri, düzen tarafından bireyciliğe, bencilliğe zorlanır; başka türlü olamayacağı öğretilir.

İşte, bizim devrimci ortamımız, derneklerimiz, tüm diğer devrimci faaliyetlerimiz, kolektif mekanizmalarıyla halka başka türlü olabileceğini göstermek zorundadır.

Halkın düzenin ideolojik, kültürel kuşatması altında, düzen bataklığı içinde, bireycileşmeye, bencilleşmeye, yozlaşmaya direnmesi zordur. Bu ancak örgütlü bir direnişle başarılabilir. İşte o örgütlü direnişin özü, kolektivizmdir. Düzen bataklığının ortasında düzenin kirinden pasından korunabilmenin tek yolu, devrimci örgütlülükler içinde, kolektivizmin koruyucu duvarları içinde yaşamaktır. O halde, tüm siyasal, ekonomik, demokratik örgütlülüklerimizde, kolektivizmi hayata geçirmeyi kitle çalışmasının olmazsa olmaz bir parçası olarak görmeliyiz. Evet, kolektivizmi hayata geçirmek, daha fazla emek ister, daha fazla zaman ister. Belli bir süre, kolektif mekanizmaları işletmek için harcanan çaba ve emek, boşunaymış gibi de gelebilir. Çünkü insanlar o mekanizmaların içini hemen dolduramayabilirler. Ama her ne olursa olsun, kolektif mekanizmalarda ısrar edilmelidir. Kolektif yaşam, kolektif eğitim, kolektif üretim, kolektif denetim... giderek yerli yerine oturacaktır.

Bazıları da bizim birimimizin, alanımızın koşulları kolektif işleyişe, komitelere, mekanizmalara pek uygun değil diyerek kaçar kolektivizmden. Uygun değilse, uygun hale getirmek görevimizdir.

İnsanlar, orada, o kolektif işleyiş içinde, birlikteliğin gücünü, kendi iradelerinin hesaba katıldığını, kendilerine verilen değeri görmelidir. Kitleler, işte bu dala tutunup, kendilerini tümüyle düzen bataklığından çıkarabilmelidirler.

Sevgili arkadaşlar, bu dersimizi de burada tamamlamış oluyoruz. Sonraki dersimizde buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın.

***

Kolektivizm, ideolojik mücadele zeminidir; çarpıklıklara, yanlış etkilenmelere karşı barikatımızdır. Kolektif bir işleyiş, kolektif tartışmalar ve politik üretim, insanların reformizmden, çeşitli sapma akımlardan etkilenmesini önlemenin, ideolojik mücadelenin de en temel şartlarından biridir.

*

Kolektivizmin işlemesinde, işletilmesinde yönetici, kilit bir konumdadır. Emeğiyle, planlamasıyla, programıyla kolektivizme, kolektif mekanizmalara hayat verecek olan en başta odur. Yönetici, bu mekanizmaya hayat verdiği ölçüde, o mekanizma da örgütlenmeye hayat verir. Çünkü, kolektivizmin canlı, dinamik bir biçimde uygulanması, üretkenlik demektir. Politiüretkenlik, iş üretkenliği ve kadro üretkenliği demektir.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Şub. 13, 2010 8:28 pm

İlkeler, kurallar, örgüt silahını etkili kullanmanın şartıdır!

Sevgili Arkadaşlar, merhaba. Dersimizin bugünkü konusu, demokratik merkeziyetçilik. Bu konu esas olarak "örgütsel işleyiş"in bir parçasıdır. Önümüzdeki derslerde "Örgütsel işleyiş"in değişik yanlarını da ele alalım diye düşünüyoruz.

Örgütsel işleyiş konusu, bir örgütlenme içinde harcadığımız emeğin ve zamanın karşılığını en verimli bir şekilde alabilmek açısından oldukça önemlidir. Bir örgüt, sağlıklı, doğru bir örgütsel işleyişe salip olduğu ölçüde, verimli üretken, iş yapan bir örgütlülüktür. Dersimizin konusuna özellikle bu çerçevede bakmalıyız.

Madem ki, asıl konumuz olan demokratik merkeziyetçilik, örgütsel işleyişin bir parçası, önce kısaca örgütsel işleyişten ne anladığımızı açalım.

– 'Örgütsel İşleyiş' neleri kapsar?

Bir örgütlenmeyi oluşturan çeşitli birimler, kurumlar ve insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl şekillenceğine dair kuralları, ilkeleri "örgütsel işleyiş" olarak adlandırıyoruz.

Bir örgütlenmede, özel olarak da, sömürücü egemen sınıfların baskısı ve terörü altında örgütlenmek ve mücadele etmek zorunda kalan bir örgütlenmede, ilkeler, kurallar olması zorunludur ve bunlar hayatidir. Bu kurallar ve ilkeler nelere dairdir:

a- Örgütün yöneticileri, kadroları, üyeleri, taraftarları arasındaki ilişkiler nasıl biçimlenecek?

b- Kararların alınma süreci nasıl olacak? Kararlar nasıl uygulanacak?

c- Örgütlenme bünyesindeki farklı kurumların birbirleriyle ilişkileri nasıl ve neye göre yürütülecek?

d- Yerel ve merkez arasındaki, alt üst arasındaki, azınlıkla çoğunluk arasındaki ilişkilerde hangi ilke ve kurallar geçerli olacak?

e- Eleştiri nerede başlayıp nerede bitecek, talimatlar hangi durumlarda verilecek, örgütlülükte perspektiflerin, kararların, talimatların yeri ne olacak?..

Bunlara başka bazı maddeler daha ekleyebiliriz. Çünkü bir örgütün, –bu ister bir parti olsun, ister bir dernek– "örgütsel işleyişi"nin bir çok boyutu vardır.

– Bunlar neden gereklidir?

Bu kurallar olmak zorundadır. Başka türlü örgüt olunamaz çünkü. Mesela herhangi bir dernek tüzüğü neleri içerir? Örgütün amacı, faaliyetlerinin kapsamı, örgüte nasıl üye olunacağı, üyeliğin sürmesi için gerekli koşullar, üyenin hangi koşullarda üyelikten çıkarılacağı, dernek yönetiminin nasıl seçileceği, diğer kurumların, komisyonların nasıl belirleneceği, kararların nasıl alınacağı, nasıl uygulanacağı.. Bunlar en sıradan bir derneğin tüzüğünün içereceği, içermek zorunda maddelerdir.

Örgütsel işleyiş, bir ilke ve kurallar bütünüdür. Bir örgüt açısından biçimsel bir yan, tali bir yan olarak görülemez; "örgütün hayatiyetini, devrimin geleceğini" belirleyen bir özelliğidir.

Bir örgütü devrimci yapan, elbette sadece onun kendisiyle ilgili tanımı değildir. Bir örgütün devrimci sıfatına, niteliğine layık olmasında onun kendi içinde nasıl bir işleyişe sahip olduğunun önemli bir payı vardır. Bu kapsamı tam belirtmek için şöyle de diyebiliriz: Bir örgütün örgütsel işleyişle ilgili kuralları, ilkeleri bir, onun örgüt olarak varlığını, iki, nasıl bir örgüt olduğunu ve olacağını da belirleyen önemdedir. Örgütsel işleyiş anlamında ilkelerin kuralların olmadığı yerde bir örgüt de yoktur; en fazla gevşek, ilkesiz, kuralsız biçimde bir araya gelmiş bir gruptan söz edilebilir.

İşte bu işleyişi belirleyen en önemli ilke, demokratik merkeziyetçilik ilkesidir. Sorumuzla devam edelim:

– Demokratik merkeziyetçilik nedir?

"Demokratik merkeziyetçilik" ilkesini özet olarak şöyle tarif edebiliriz:

"Karar alınıncaya kadar alabildiğine geniş, demokratik bir tartışma; karar alındıktan sonra ise tam tersine alabildiğine katı bir merkeziyetçilikle kararların uygulanması"dır.

Bu ilkenin uygulanışını mesela bir eyleme uyarlayacak olursak; eylem öncesi, eyleme dair öneriler, tartışmalar, itirazlar yapılabilir; ama bu tartışmalar bitirilip bir karar alındıktan sonra, eylem anında artık sadece alınan kararın uygulanması vardır.

Göreceğiniz gibi, basit ve yalın bir ilkedir. Fakat bu basit ve yalın ilke, neredeyse ilk ilerici, devrimci örgütlenmelerin oluştuğu zamandan bu yana tartışılır.

Marksizm-Leninizmden sapanlar, karşı çıkanlar hemen her dönem bu ilkeye karşı çıkmışlardır. Bu devrimci anlayışın da buna karşı çıkışların da tarihi eskidir. Mesela, daha 1. Enternasyonal döneminde (1864) anarşistler karşı çıkıyordu bu ilkeye. Mesela, Rusya'da Menşevikler, 1900'lerin başlarındaki tartışmalarda buna karşı çıkıyorlardı. Ülkemizde reformistler, günümüzde tüm sivil toplumcular, bu ilkeye karşı çıkmaktadırlar. Elbette ilkenin asıl olarak da "merkeziyetçilik" yanına karşı çıkmaktadırlar.

Bu ilkeye karşı çıkış veya bu ilkeyi pratik olarak işletmemek tavrı, ülkemizde, bir çok demokratik kitle örgütünün bölünmesine veya hiç oluşamamasına neden olmuştur.

Mesela, 1972 sonrasının ilk demokratik gençlik örgütü olarak oluşan İYÖKD'den bir çok gençlik örgütlenmesinin ayrılmasının temelinde bu vardı. Güç olamayanlar ve güç olabileceğine inanmayanlar, genellikle bu ilkeye de karşı çıkarlar.

Kitle örgütlerinde "Demokratik- Merkeziyetçilik" ilkesine karşı çıkışın en önemli nedenlerinden biri, "istedikleri gibi hareket etmek" istenmesidir. Yani alınan kararlar onlar için bağlayıcı olmasın, onlar canları isterlerse bu kararlara uysunlar, istemezlerse uymasınlar.

Solun bir kısmı, teoride bu ilkeyi kabul eder görünür, ama birliklerde sık sık da çiğnerler bu ilkeyi. Eğer bugün solun tüm kesimlerini birleştiren örgütlenmeler yoksa, nedenlerinden biri budur. Başta sendikalar olmak üzere bir çok demokratik kitle örgütü, kitlelerin eğitimi açısından, politika üretimi açısından misyonunu yerine getiremiyorsa, kitleden kopmuşsa, nedenlerinden biri yine budur.

Sadece demokratik kitle örgütlerinde değil, kendi örgütlenmeleri içinde de bu anlayışı geliştirerek çürümenin yollarını açtılar. İş yapamaz hale geldiler.

– Merkezi yan olmadan bir örgüt olunabilir mi?

Emperyalizme, oligarşiye karşı iktidar savaşı veren bir örgütlenmenin de asgari düzeyde haklar ve özgürlükler mücadelesi veren demokratik bir kitle örgütünde de merkez bir yan olmak zorundadır. Ve aynı şekilde böyle bir örgütlenmede demokratik yan da olmak zorundadır. İşte aslında demokratik merkeziyetçilik ilkesi, en yalın anlamda bu zorunluluklardan ortaya çıkmış Marksist-Leninist bir ilkedir.

Merkezilik solun belli kesimlerinde bir "olumsuzluk" olarak telaffuz edilmeye başlanmıştır. Burjuvazi öyle öğretiyor ve gösteriyor çünkü. Ama burjuvazi kendisi sonuna kadar merkezi. Bu da işin öteki yanı.

Devrimci bir örgütün, devrimci mücadele veren her demokratik kurumun, net bir merkezi işleyişe ihtiyacı vardır. Önceki yazılarımızdan şu uzun alıntıyla işleyişin bu yanını somutlamak istiyoruz:

"Her kafadan bir sesin çıktığı yerden iş çıkmaz. Bu, devrimci bir ortam ve işleyiş değildir. ... herhangi bir konu, iş, eylem gündeme geldiğinde üzerinde en geniş katılımla konuşulur, tartışılır, eleştiriler ve öneriler yapılır. Bu belli bir noktada biter... İş anı geldiğinde ise gerekli ve geçerli olan askeri disiplindir. Askeri disiplin yalnızca askeri eyleme-silahlı eyleme özgü değildir. Bu disiplin anlayışı bizim tüm faaliyetlerimize, tüm yaşamımıza ilişkin olarak kavranmalıdır. Gündemimizdeki şey bir silahlı eylem olmayabilir de. Ama biz onun üzerinde gerekli konuşmayı, tartışmayı, eleştiriyi yapmış ve ortaya bir karar çıkarmışsak onu hayata geçirirken, o silahlı bir eylem değil diye, disiplini esnetmenin bir anlamı ve doğruluğu yoktur."

– 'Merkezilik' konusundaki çarpık anlayışlar...

İlkenin kavramsal anlamı bakımından demokratik yan, politikaların belirlenmesi, kararların alınması sürecini, merkezi yan, bunların uygulanması sürecini ifade eder. Elbette örgütlü yaşam içinde bunları bu şekilde ayırdedemeyiz çoğu kez.

Bu tartışma da oldukça eskidir yine. Lenin, Parti işleyişindeki demokratik merkeziyetçiliğin merkezi yanının ağır basması gerektiğini söyleyerek yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmeyi savunuyor. Menşevikler ise buna "Bürokratizm" diye saldırıyorlardı.

Önce esas olan elbette ikna sürecidir. Ancak ikna her zaman mümkün olmayabilir. O zaman komitelerde oylama yoluyla karar alınır ve bu durumda azınlık çoğunluğa uyacaktır. Azınlıkta kalanların "ben sizin gibi düşünmüyorum, ben böyle yapılmasını yanlış buluyorum, ben bu karara uymuyorum..." deme hakkı yoktur; çünkü böyle olduğunda ortada bir örgütlülük kalmaz. Böyle olduğunda demokratik merkeziyetçilik gibi bir ilkenin hükmü de kalmaz. Çünkü bu tarz, demokratik merkeziyetçilik değil, herkesin kafasına göre davrandığı bir işleyiş demektir.

Keza, tarihsel gelişimimiz içinde belirlenmiş gelenekselleşmiş merkezi politikalar, yöntemler, kararlar konusunda da farklı düşünceler varsa bile, merkezi politikalar, yöntemler, kararlar uygulanır ve ikna esas alınır.

Belirttiğimiz gibi, demokratik merkeziyetçilik devrimci örgütlerin hepsi için geçerli ve gerekli bir anlayıştır. Ancak bunun şekillenişi ülkeden ülkeye ve ülke içinde de dönemden döneme farklı olur. Şurası da açıktır ki, bizim gibi ülkelerde bu ilkenin hayata geçirilmesinde merkeziyetçi yan ağır basar. Bu nesnel bir zorunluluktur.

Merkezi yanın ağır basması da hemen tüm reformistlerin, anarşistlerin itiraz noktalarından birini oluşturur. Şöyle demiştik daha önceki bir yazımızda: "Bu ülkede savaşmaktan, mücadale etmekten yana olanlar, merkezi olmak zorundadırlar." Bu kadar açık.

Reformistler bunu, yani merkezi yanın ağır basmasını, demokratik yanın olmaması şeklinde yorumlarlar. Bizim demokratik yandan anladığımız, sadece parmak indirip kaldırmaya dayanan, hiziplerin cirit attığı, parmak indirip kaldırmayla stratejilerin değiştirildiği bir işleyiş değildir; devrimci demokrasi, örgüt içinde demokrasicilik oynamak değildir.

Faşizme karşı mücadele eden bir örgütlenmede merkezi yanın ağır basması subjektif bir tercih ve belirleme değil, zorunluluktur.

Bu noktada elbette bürokratik örgütlerle, devrimci örgütler arasında örgütsel işleyişin şekillenişinde geleneksel farklılıklar oluşmuştur.

Bir örgüt üyesi, kendisine örgütünden, bağlı olduğu sorumlusundan bir karar iletildiğinde, ilk bakacağı şey, o kararın "nasıl alındığı" değil, o kararın örgütün ideolojisine, stratejisine ters düşüp düşmediği, mücadelenin ve örgütlenmenin o günkü ihtiyacına cevap verip vermediğidir.

– Devrimci bir örgütsel işleyişte, hiyerarşi var mıdır?

Sınıflar mücadelesinde, halkın en temel silahlarından biri örgütüdür. Örgütsel işleyişin kuralları, ilkeleri işte bu silahı en etkili şekilde kullanmanın olmazsa olmaz şartlarıdır. Merkeziliği, buna bağlı olarak disiplini, kararları uygulama konusunda kuralları, ilkeleri olmayan bir örgüt, örgüt olmaktan çıkar.

En başta şunu belirtmeliyiz: İlkeler, kurallar, birincisi tarihsel süre içinde oluşmuş gelenekleri ve ikinci olarak da tüzük gibi yazılı kuralları içerir. Burada esas olan, "güven, ortak ideoloji ve ortak kültür"dür. Bunlar olmadıktan sonra hiçbir tüzük, bir örgütü gerçek bir örgüt yapmaya yetmez.

Devrimci bir örgütlenmede de elbette bir hiyerarşi vardır. Ancak bu burjuva anlamdaki bir hiyerarşiden, burjuva anlayışın ifade ettiği alt-üst ilişkilerinden farklıdır. Bizim bunlardaki bütün meselemiz, devrimin ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Küçük burjuvazinin en sevdiği tartışmalardan biri alt-üst ilişkilerinin ne kadar hiyerarşik, disiplinin ne kadar katı veya yumuşak olacağıdır. Oysa biz soyut olarak böyle bir tartışma yapmayız. Yapmamalıyız da. Disiplinin ne kadar katı olacağını belirleyecek tek unsur, devrimin, örgütün ihtiyaçlarıdır. O alanda devrimci faaliyetleri yerine getirebiliyor mu, kadrolaşmayı sağlıyor mu, insanların gelişimini sağlıyor mu... Uygulanan kuralların doğruluğu, yanlışlığı böyle ölçülür.

Burjuvazi için "hiyerarşi" bir ayrıcalıklar meselesidir. Kapitalizmde "üst" olmak, kariyer sahibi olmak, düzen içinde daha büyük imkanlara ulaşmak demektir. Kapitalizm ne diyor: "müdür ol, şef ol hayatını yaşa..."

Devrimci örgütte ve en genel anlamda sosyalist toplumda ise "üst" olmak bu anlama gelmez. Düzen nimetlerinden yararlanma anlamında bir ayrıcalık asla söz konusu olamaz. Ne kimseden daha iyi giyinebilir, ne kimseden fazla para harcayabilir, ne de benzeri başka bir ayrıcalığa sahip olamaz. "Sorumlunun ayrıcalığı yalnız ve yalnız savaşın en ön siperinde bulunuyor olma onurudur. Bundan dolayıdır ki, bizde üst olma, kapitalizmin tam karşıtı olarak daha az çalışma değil, daha çok çalışmadır; daha çok maddiyat değil, daha çok özveridir. Masa başında şef olma değil, daha büyük riskler üstlenmedir.

Bunları yapan yönetici gerçek bir "üst"tür. O üst olmanın gerektirdiği gibi önder ve örnektir. O insanları eğitir, yetiştirir, dönüştürür. Mücadeleyi ve örgütlenmeyi büyütür."

– Örgütsel işleyişte, alt üst olur mu, olursa nasıl olur?

Bir örgütlenmede, politikalar, kararlar, belli mekanizmalar içinde hayata geçirilir. Altın üste, alt organların üst organların kararlarına uyması bu ilkenin parçalarından biridir.

Üst-alt ilişkisi, bizim için devrimci bir işleyişin içinde yerine oturur. Hemen herkes, aynı zamanda hem üsttür, hem alttır. Çünkü hemen her devrimcinin eğittiği, öğrettiği, denetlediği, örgütle o insanlar arasında perspektifleri, metaryalleri ilettiği ilişkileri vardır ve o insanlarımız aynı zamanda daha başka komitelere bağlıdırlar. Komitelerdeki yönetici kadrolarımız, bu görevleri itibarıyla üsttürler, ama onlar da başka yönetici arkadaşlara ve organlara bağlı olmaları itibarıyla da alttırlar.. Bu diyalektik bir şekilde içiçe yaşanır. Her iki ilişki içinde de devrimci görevler yerine getirilir.

Devrimci örgütte, yoldaşlık ilişkileri içinde, herkes her düzeyde üst, alt olunduğuna bakmaksızın- birbirini tamamlama bakış açısıyla hareket eder. Burjuva hiyerarşi anlayışından fark burada ortaya çıkar.

Keza, okulumuzun tüm öğrencilerinin aklında olmalı ki; devrimci örgütsel işleyiş, bürokratizmi reddeder. Örgütün geleceğini, güvenliğini, keza görevlerin, işlerin yerine getirilmesini, gözetlemek, denetlemek alt üst demeden, sorumlu veya sorumlu olmamasına bakılmaksızın herkesin görevidir. Bunu böyle kavramamak, kolektivizmi, devrimci örgüt anlayışını kavramamak demektir.

Herhangi bir süreçte, herhangi bir birimde üst veya alt konumda olmak kimseyi hiçbir sorumluluktan kurtarmaz. Mesela, yönetici, "ben söyledim yapmadılar" diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Aynı şekilde, herhangi bir insanımız bulunduğu yerde sorumlu olmasa da eksik kalan, yanlış giden işler için, "ama yönetici söylemedi", "kimse bu konuda bir görev vermedi" diyerek eksikliklerin, yanlışların sorumluluğundan kurtulamaz. Yönetici düşünmediyse, alttaki düşünecek... Herkes birbirini tamamlayacak.

Örgütsel işleyişe ilişkin ilkeler, kurallar, mücadeleyi, örgütü ve devrimi geliştirmek içindir. Şu veya bu ülkenin komünist partisinin tüzüğünde ne dediği, örgütü oluşturan alt organların, komitelerin ilişkileri üzerine söylenenler, mutlak bir şekilde ele alınamaz. Bunlar, sadece tecrübe açısından önem taşır; o kadar. Bunun dışında, bunlara şabloncu bir bakış açısıyla yaklaşmak, örgütsel işleyişe ilişkin kuralların, ilkelerin mantığıyla çelişir. Kurallar ve örgütsel işleyiş noktasında bizim tek "şablonumuz", örgütü ve devrimi geliştirmek olmalıdır.

– Örgütsel işleyişte yazılı kurallar olmalı mı?

Program ve tüzüklere hiçbir zaman sihirli anlamlar yüklemedik. Elbette gereksizdir diye de düşünmedik. Ama bunların mücadelenin içinde şekilleneceğini, örgütlenmenin ihtiyaçları temelinde hayat bulacağını söyledik. Pratiğimizde olan da budur.

Şu noktada çok nettik: "Oysa mücadele içinde şekillenmemiş bir örgütte, örgüt bilincine ve iktidar sorumluluğuna sahip olmaktan uzak insanların davranışlarını ve zaaflarını hiç bir tüzük maddesi disiplin altına alamaz."
Tüzüğümüz de elbette Marksist-Leninist ilkeler temelinde şekillenir. Ama şabloncu taklitçi olmamalı o da. Kendi devrimimizin özellikleri, kendi insanımızın özellikleri şekillendirecektir onu.

Ülkemizde tüzük diye çoğu kez, başka ülkelerin komünist partilerinden tercümeler kullanıldı. Bugün ise artık, görüldüğü kadarıyla o tüzüklerin bir çoğu da hükümsüzdür; çünkü alabildiğine gevşek, kuralların dejenere edildiği örgütsel işleyişler hakimdir sola.

Bu da bir başka savruluş ve sapma örneğidir. Geçmişte, tüzük maddeleri üzerinden ayrılıklar yaşanmıştır solda.

Oysa devrimci bir örgütte, sorunlara "hak hukuk" açısından bakılamaz. Konum, yetki, hak-hukuk tartışmaları gerçekte ideolojik birliğini, iddiasını, ideallerini kaybedenlerin yarattığı tartışmalardır. Örgütsel işleyiş ve kurallar da aynı şekilde, kişisel zaafların, zayıflıkların, statükoculukların, subjektif yaklaşımların olduğu yerde sorun haline dönüşür. Hak hukuk tartışmaları orada gündeme gelir. Bu anlamda örgütsel işleyişimizin temel ilke ve kurallarını doğru bir tarzda hayata geçirmek, bu zaaflara karşı mücadeleyi de içerir.

Örgütsel işleyişte ilkeler, kurallar, tüzükler elbette önemli ve gereklidir, ama bunlar bir yetki, hak hukuk kavgasının malzemesi yapılsın diye değil, mücadelenin ihtiyaçlarına cevap versin diye vardır.

*

Emperyalizme, oligarşiye karşı iktidar savaşı veren bir örgütlenmenin de, asgari düzeyde haklar ve özgürlükler mücadelesi veren demokratik bir kitle örgütünde de merkez bir yan olmak zorundadır. Ve aynı şekilde böyle bir örgütlenmede demokratik yan da olmak zorundadır.

*

"Sorumlunun ayrıcalığı yalnız ve yalnız savaşın en ön siperinde bulunuyor olma onurudur. Bundan dolayıdır ki, bizde üst olma, kapitalizmin tam karşıtı olarak daha az çalışma değil, daha çok çalışmadır; daha çok maddiyat değil, daha çok özveridir. Masa başında şef olma değil, daha büyük riskler üstlenmedir.

Bunları yapan yönetici gerçek bir "üst"tür. O üst olmanın gerektirdiği gibi önder ve örnektir. O insanları eğitir, yetiştirir, dönüştürür. Mücadeleyi ve örgütlenmeyi büyütür."

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Şub. 20, 2010 5:29 pm

Herşeyin genişliği
ya da darlığı, devrimi geliştirdiği kadardır


Sevgili okurlarımız, hepinizi selamlayarak başlıyoruz dersimize. Bu dersimizin konusu, geçen haftakinin devamı sayılır bir yerde. Örgütsel işleyişin başka bazı yanlarını ele alacağız bu hafta da. Merkezilik nedir, kadroların birimlerin inisiyatifi nerede başlar, nerede biter?... Örgüt içi demokrasi ve disiplin, birbiriyle çelişir mi? Bunlara bağlı olarak örgütsel işleyişte tüzük ve kuralların yeri nedir?.. Bu dersimizde de bu sorulara cevap vermeye çalışacağız.

İlkin şöyle bir soru soralım:

– Kimler inisiyatif kullanabilir?

Yönetici kadrolardan başlayarak, alan ve birimlerin komitelerine, yönetici organların ve giderek tek tek tüm kadrolara, militanlara kadar, herkes, merkezi olarak belirlenmiş kararların, politikaların hayata geçirilmesinde kendi özgünlükleri içinde inisiyatif sahibidirler.

Bir eylem kararının veya mesela bir kampanyanın her birimde, alanda nasıl şekilleneceği, esas olarak o birimin, alanın komitesi tarafından belirlenir. Elbette bu tür durumlarda sözünü ettiğimiz inisiyatif, merkezi olarak belirlenmiş olanın dışında kalan unsurları içerir.

Dayı'nın Kongre Raporu'ndan şu bölümü aktaralım: "Bir devrimci yönetici asla sıradan bir bürokrat gibi emir alan ve emir veren olamaz. Devrimci ilişkilerde, her şeyden önce yaratıcılık ve inisiyatif esastır. Yaratıcılığını ve inisiyatifini geliştirmeyenler, devrimci ilişkileri emir alıp verme olarak kavrayanlar, emirleri de uygulamazlar."

Öncelikle şunun görülmesi gerekir; örgüt içi demokrasi olsun, inisiyatif olsun, örgüt otoritesinin güçsüzleştirilmesi değil, tam tersine örgütü ve onun gücünü, otoritesini, merkeziliğini güçlendirmeye hizmet etmelidir. Bu anlayışla ele alındığında elbette her Cepheli, iş başa düştüğünde, inisiyatif kullanabilir ve kullanmalıdır. Bu noktada yapacağımız ilk işlerden biri de, inisiyatifi soyut bir kavram olmaktan çıkarmaktır. Soralım:


– İnisiyatif nerede, nasıl somutlanır?

Mao'nun şu sözleri bu sorunun tam bir cevabıdır:

"Bugünkü büyük mücadele... bütün yönetim organlarından, bütün üyelerinden ve kadrolarından inisiyatiflerini tam olarak kullanmalarını talep etmektedir, zaferi ancak bu sağlayabilir. Bu inisiyatif, yönetim organlarının, kadroların ve Partinin sıradan üyelerinin yaratıcı bir şekilde çalışma yeteneklerinde, sorumluluk üstlenmek istemelerinde, çalışmalarında gösterdikleri coşkunlukta, soru yöneltmedeki, düşüncelerini belirtmedeki ve hataları eleştirmelerindeki cesaret ve yetenekte ve yönetim organları ile yönetici kadrolar üzerinde kurulan yoldaşça denetimde somut olarak ortaya konmalıdır. Aksi taktirde inisiyatifin hiçbir anlamı kalmaz."

İnisiyatif, suni zorlamalarla gelişmez. Her insanımız, mücadelenin, kitle çalışmasının gerekli kıldığı inisiyatifi göstermeye çalışmalıdır. Yöneticiye düşen de elbette birimindeki insanların daha inisiyatifli olabilmelerini sağlamak için, onların önünü açmaktır.

Fakat burada temel olarak kavranması gereken şudur: İnisiyatif sadece bir "yetki", sadece bir "talimat" verme, "duruma müdahale" etme meselesi değildir. İnisiyatifte esas olan, kendisini eğitmek, geliştirmek, daha fazla emek sarfetmektir. Bunları yapmadan inisiyatif sahibi olmak istemek, sağlıklı bir durum değildir.

Çeşitli birimlerde bazen "yöneticinin kendilerinin inisiyatifini ve gelişmesini engellediği" şeklinde eleştirilerle karşılaşılır. Bu eleştiriler doğru da olabilir, yöneticiden kaynaklanan bir sorun da olabilir. Ancak bu tür durumlarda, insanlarımızın önce kendilerine yönelmesinde yarar vardır; çünkü belirttiğimiz gibi, inisiyatif aslında belli bir gelişmenin, kendini donatmanın sonucu olarak gelişiyor.


– Hangi koşullarda inisiyatif konulur, nasıl şekillenir?

Bir an bile beklemenin yanlış olacağı anlarda, halka devrimcilere yönelik saldırılar karşısında, bulunduğu alanda, birimde gelişen özgün durumlar karşısında, bir Cepheli elbette hemen harekete geçmeli, kendi tavrını, eylemini örgütlemelidir. Bu noktada yanlış yapmaktan korkmamalıdır.

Bir Cepheli, emperyalizmin, faşizmin saldırıları karşısında ne yapması gerektiğini bilir. Onlara yol gösteren dört önemli şey vardır bu noktada: İdeolojimiz, tarihimiz, geleneklerimiz ve duygularımız. Bunlara dayandığımızda, tavrımızı bunları gözönünde bulundurarak belirlediğimizde, yanlış yapma ihtimalimiz yok denecek kadar küçüktür.

Herhangi bir şehirdeki, herhangi bir çalışma alanındaki bir devrimci birim, halka, o alana yönelik saldırılar karşısında, onura, namusa yönelik saldırılar karşısında, siyasi kimliğimize yönelik saldırılar karşısında sessiz tavırsız kalmaz. Örgütsel işleyişin hiçbir kuralı, buna engel olmaz. Eğer işleyiş, mücadelede gerekeni yerinde ve zamanında yapmaktan alıkoyuyorsa, orada işleyişin bürokratik bir tarzda ele alınışı söz konusudur.

Hareketimizin tarihine bakıldığında görülür ki, yöneticileri, kadroları, taraftarları çok yaygın bir biçimde inisiyatif kullanmışlardır. Her an hayatın her alanında ortaya çıkabilecek gelişmelerde böyle bir inisiyatif olmaksızın, mücadelenin ihtiyaçlarına cevap verilemez. Bu şekilde devrimci bir inisiyatif anlayışına sahip olunmasaydı, 1 Aralıklar, 17 Nisan sonrasının hesap soran günleri, Gazi, Nurtepe ayaklanması ve direnişleri, Sibel Yalçın direnişleri yaratılabilir miydi mesela? Edirne'deki direnişimiz ortaya çıkar mıydı?

Şunu tüm kadrolar, kadro adayları ve tüm devrimciler bilmeli: "İnisiyatifsiz bir devrimci kötü bir memurdur".

Gereken yerde ve zamanda inisiyatif kullanılmıyorsa, orada başka eksiklikler vardır: Bu eksiklikler, kendine güvensizlik olabilir, devrimci duyarlılıkta, politika üretmekte bir yetersizlik olabilir.


– İnisiyatif, örgütsel mekanizmalar dışında bir davranış mıdır?

Genel olarak böyle algılansa da böyle değildir. Tam tersine, herhangi bir olayda, konuda konulan inisiyatif, örgütü, örgütün insanlarını harekete geçirmeyi hedefler öncelikle.

Bu noktada örgütsel işleyişi daha somut görüp kavramak açısından devrimci bir örgütlenmenin klasik bölümlerine de bakalım kısaca. Bir devrimci partideki başlıca organlar şunlardır: Kongre, Genel Komite, Merkez Komitesi, Bölge Komiteleri, Alan ve Birim Komiteleri ve komitelere bağlı genişletilmiş komiteler... Örgütlenmeyi oluşturan bu organlar, partileşme ve kadrolaşmaya bağlı olarak uzun bir süreç içinde şekillenirler: Koşullara, imkanlara ve ihtiyaçlara göre, bu örgütlenmelerin hem biçimleri, hem işlevleri çeşitli değişimlere uğrar.

Bunlar temelde her Marksist-Leninist örgütlenmede olan örgütlenmeler olmakla birlikte, şabloncu, dogmatik ve statükocu bir anlayışla ele alınamaz. Devrimin ihtiyaçlarına cevap veren farklı örgütlenme biçimleri de gündeme gelebilir.

Bu kadar çok çeşitli organlar arasında işleyiş nasıl sağlanacak?

Kural şudur:
"Alt organlar üst organlara, alt kademeler üst kademelere, azınlık çoğunluğa ve bütün üyeler merkez komitesine, tüm bireyler örgüte... tabidir."

İnisiyatif de temelde bu işleyişle, bu örgütsel mantıkla çelişmeyen bir biçimde gerçekleşir.

Bazen, merkezi olarak bilinen anlayışlarla, yerelde savunulan anlayış çelişebilir... Veya aynı çelişki bir üst organın talimatıyla onun altındaki bir organın talimatı arasında çıkabilir. Öylesi bir durumda, devrimci bir kadro, önce durumu anlamaya, öğrenmeye çalışmalı, tartışmalı, sonuçta iki talimat arasında bir çelişki olduğunu kesinleştirirse, o zaman uyulacak talimat bellidir. Üst organın talimatı geçerlidir.


– İnisiyatifin dar ve geniş anlamları nelerdir?

Burada, inisiyatifin dar anlamda tanımlanması ve yorumlanmasının yanlışlığına da değinelim kısaca. İnisiyatif sadece belli durumlarda belli tavırlar koymak değildir. İnisiyatif, örgütlenmenin, kitle çalışmasının, eğitimin, kısacası, devrimci faaliyetlerimizin mücadelenin her anında gösterilmesi gereken bir davranış biçimidir. Halka devrimcilere yönelik bir saldırıya hemen cevap verilmesini örgütlemek bir inisiyatif olduğu gibi, harekete yeni olanaklar yaratacak bir ilişkiyi veya organizasyonu geliştirmek, yeni bir mahalleye açılınmasını sağlamak, faaliyetlerimizde ortaya çıkan olumsuzluklar, yetersizlikler karşısında müdahale edip, sorumluluk üstlenmek, bütün bunlar da inisiyatifin değişik biçimleridir.

Diyelim ki bir operasyon gelişiyor; hemen önlem almak, operasyonun önünü kesmek, o alandaki her Cepheli'nin görevidir. Ama burjuvazinin ideolojik saldırıları karşısında tavırsız kalınmamasını sağlamak da bir görevdir ve inisiyatifli olmayı gerektirir.

Dolayısıyla, inisiyatif "bazen" gereken bir şey değil, aslında bir devrimci için sürekli bir ruh hali, sürekli bir çalışma çizgisidir.


– Örgüt içi demokrasi, disiplinle çelişir mi?

Bu konuda da eksik bir algılamadan, yanlış bir önyargı ve şekillenmeden sözetmek mümkündür. Sanki örgüt içi demokrasi genişlerse, örgüt disiplinsizleşir gibi düşünülür veya disiplin katılaştıkça, örgüt içi demokrasi daralır diye... Bu düşünceler yanlıştır.

Örgüt içindeki demokrasi, disiplinle çelişmez. Leninist örgütlenme anlayışı içinde, tam tersine, bu iki yan birbirini tamamlar ve güçlendirir. Burada sorun, demokrasiden ne anlaşıldığı ve onun ne için (mesela küçük-burjuvaziyi tatmin etmek için mi, mücadelenin ihtiyaçlarına cevap vermek için mi?) uygulandığı sorunudur. Lenin'in şu belirlemesini hatırlamak yerinde olacaktır:

"Otokrasinin karanlığı ve jandarma egemenliği altında, parti örgütündeki 'geniş demokrasinin' yararsız ve zararlı bir oyuncaktan başka bir şey olmadığını görürsünüz. Yararsız bir oyuncaktır, çünkü gerçekte, hiçbir devrimci örgüt, ne kadar isterse istesin, geniş demokrasiyi hiçbir zaman uygulayamamıştır. Zararlı bir oyuncaktır, çünkü 'geniş bir demokrasi ilkesinin' uygulanması yolunda herhangi bir çaba, sadece, polisin büyük baskınlara girmesini kolaylaştıracak."

Elbette buradan örgüt içi demokrasinin uygulanamayacağı sonucu çıkmaz. Tam tersine, Marksist-Leninist bir örgüt, faşizm koşullarında da ağır baskı koşullarında da o demokrasiyi azami düzeyde uygulamaya çalışır ki, bu zaten Marksist-Leninistleri, düzenden ve reformizmden ayırdeden yanlardan biridir. Öyle ya; düzen örgütleri, tamamen legalleşmiş reformizm, legal ve yasal düzeyde "örgüt içi demokrasi"nin her türlü imkanına sahip olmasına rağmen, bunu hayata geçirmezler; buna karşın Marksist-Leninistler, illegalite koşullarına rağmen çok daha zengin, yaratıcı, üretken bir iç tartışma, daha yaygın bir demokratik işleyiş içindedirler.

Bu anlayış her düzeyde gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır ki bu konuda da asıl görev yönetici kadrolara düşer. Her yönetici, komiteden başlamak üzere alandaki insanları, politika üretimine, pratiğin örgütlenmesi sürecine en geniş şekilde katmayı hedeflemelidir. İşleyişi bürokratikleştirmeden, hantallaştırmadan, örgüt içi demokrasiyi biçimselliğe indirgemeden katılımın, demokratik yanın işlemesinin koşulları yaratılmalıdır. İnsanların görüşlerini, önerilerini almak, dolayısıyla alınan kararlara onların katılımlarını sağlamak ve keza kararların uygulanmasında onlara güven temelinde inisiyatif vermek, bir örgütsel işleyişe dinamizm kazandıracak unsurlardır ve bu unsurlar, sahiplenmeyi artırır, insanların daha hızlı bir kadrolaşma süreci yaşamalarını beraberinde getirir.

Soruna bu noktadan bakıldığında, insanların görüş ve önerilerini almadan, komiteleri çalıştırmadan "tek başına yönetme" alışkanlığının devrimci gelişime nasıl zarar verdiği de daha iyi görülür.

Çoğu kez de gerekçeler, bahaneler, basittir; zaman kalmadı onun için görüş soramadık, zaman sınırlıydı onun için komiteyi toplayamadık... vb. Veya şöyle olur; önceden haber vermeden, insanların üzerinde düşünmesi, hazırlanması sağlanmadan bir toplantıda "şu konuda ne düşünüyorsunuz?" denir, güya demokratik yan işletilmiş olur. Hayır, bu demokratik merkeziyetçiliğin demokratik yanının biçimsel bir işleyişe dönüştürülmesi, içinin boşaltılmasıdır.

Esasında bu içini boşaltma da plansızlığın, sistemsizliğin ürünüdür. Diyelim ki, önümüzdeki günlerde 30 Mart-17 Nisan günleri var. Şimdiden tüm birimlerde alanlarda, konu gündeme alınır. Komitelerde, hatta daha genişletilmiş toplantılarda, şu günde şu konuyu konuşacağız, düşünün gelin denilir. O gün oturulup şehitlerimizi yaşatmak için neler yapabiliriz, diye tartışılır. Genel anlamda belirlenen kampanyaya ek ve paralel olarak birimler, alanlar özgülünde programlar çıkarılır. Böyle bir örgütsel işleyişin, kadroları, taraftarları, daha baştan o kampanyanın içine sokacak, daha fazla sahiplenmesini, daha içerikli bir motivasyonla görevler üstlenilmesini beraberinde getirecektir.


– Demokrasi ve eleştiri özeleştiri birbirini tamamlayacak!

Örgütsel işleyiş içinde politik üretkenliği artıracak, politik olarak pratik olarak doğru ve yerinde inisiyatifi geliştirecek, örgüt içi demokrasiyi yaygınlaştıracak yöntemlerden biri de eleştiri, özeleştiri mekanizmasıdır.

İlk anda bu nasıl olacak veya nasıl bir ilgisi var diye sorulabilir? İlk cevap olarak Haklıyız Kazanacağız'dan kısa bir bölüm aktaralım:

-"Proletarya ideolojisiyle donatılmış bir partide tam anlamıyla bir düşünce zenginliği olmalıdır. Devrimci mücadeleyi geliştirecek, kitlelerin bilinç düzeyini yükseltecek çalışmaların sürekli kılınması, ancak sürekli düşünce üretimiyle mümkündür.

Devrimci bir partide sürekli düşünce üretimini sağlayan mekanizma eleştiri-özeleştiri mekanizması ve bunun ortaya çıkardığı tartışma zenginliğidir. Kuşkusuz bu, anarşizme varan ve partiyi bir tartışma kulübüne çeviren eleştiri özgürlüğü değildir.

Eleştiri-özeleştiri mekanizması devrimci eylemi engellemediği sürece kendisinden beklenen işlevi görebilir."

Amacımız, politika üretirken, kararlar alırken, kararları hayata geçirirken, bu sürece en geniş katılımı sağlamak, bu sürecin insanlarımızı eğiten, kadrolaştıran bir süreç olarak şekillenmesini sağlamaktır. Bunun tersi giderek kısırlaşma ve hiçbir alanda yeni insan yetiştirememektir.


– Demokratik merkeziyetçiliğin tamamlayıcı bir diğer unsuru: Denetim

Örgütsel işleyişin devrimci ilkeler ve kurallar temelinde sürmesinde temel unsurlardan biri denetimdir. Bu anlamdadır ki denetim örgütsel işleyişin de ayrılmaz parçasıdır. Ancak bu konuda sık düşülen bir yanlışa işaret edelim ki denetimin örgütsel işleyişteki rolünü tam olarak yerine getirebilmesi, sadece "yukarıdan aşağıya denetim"le sağlanamaz. Aşağıdan yukarıya denetimin sağlanması da şarttır.

Denetimin bu türlüsünü sağlamak, bu konuda bir bilinç yaratılmaksızın mümkün değildir. Mao şöyle bir vurgu yapıyor bu konuda:

"... Bu disiplin maddelerini çiğneyen, partinin birliğini zedeler. Tecrübeler bazı kişilerin Parti disiplinini, bilmedikleri için çiğnediklerini, ama Çang Guatao gibilerinin kendi haince emellerine ulaşmak için birçok parti üyesinin cehaletinden yararlanıp Parti disiplinini bile bile çiğnediklerini kanıtlamıştır. Dolayısıyla üyeleri, Parti disiplini ruhuyla eğitmek gerekir, böylece sıradan üyeler sadece kendileri disipline uymakla kalmayacak, aynı zamanda disipline uyma konusunda önderleri de denetleyecektir."

Parti ve Cephe, elbette sadece yönetici organlardan, komitelerden oluşmuyor. Parti ve Cephe hayatın her alanındaki üyeleriyle vardır. Politikaları, kararları hayata geçiren onlardır. Disiplin, denetim ve örgütsel işleyişin ana damarını oluşturan tüm uygulamalar, onlarla somutlanır. Tüm üyelerin içine katılmadığı herhangi bir disiplin veya denetim kuralının, işleyişinin başarılı olması mümkün değildir. Hareketin politikalarını kavramış, disiplin kurallarını içselleştirmiş, aşağıdan yukarıya denetimin önemini ve anlamını kavramış insanların varlığı, her türlü sapmaya, şu veya bu alanda "dükalıkların oluşmasına" karşı en iyi önlemdir.

Devrimci bir örgütsel işleyiş, bürokratik olamaz. Bürokrasi, her zaman olumsuzluklar üretir. Dayı'nın dediği gibi, "bürokratik ilişki tarzı sürdürüldüğünde, coşku ve moral... kısa sürede düşmeye, gerilemeye, yok olmaya mahkumdur. Kolektif yapıların dağılması, kişisel sürtüşmeler, kariyerizm sorunları ve üretimsizlik doğabilecek sonuçtur."

Devrimci bir örgütlenmede kuralların, tüzüklerin yeri düşünülürken, öncelikle gözönünde bulundurulması gereken işte budur.


– Doğru inisiyatifin ölçüsü nedir?

Burada sonuç olarak konuyu, şu yanı tekrar vurgulayarak toparlayalım; inisiyatif ve merkeziliğin birbirinin karşıtı olarak görülmemesi gerekir. Tersine, doğru ele alındığında bu iki yan birbirini tamamlar.

İnisiyatif koymak, bir kendiliğindencilik değildir; "inisiyatif" adına kendi başına karar alıp uygulamak değildir.

Her konuda olduğu gibi, inisiyatif meselesini de yerli yerinde değerlendirmek önemlidir. Gelişmeler karşısında eğer tüm alan ve birimler olarak ortak harekete geçmek imkanı varsa, önce elbette bu zorlanmalıdır. Değilse, inisiyatif koyalım derken, tek tek etkisiz eylemler ortaya çıkabilir. Politikalarımızın, tavrımızın doğruluğundan emin olduğumuz ölçüde, kendimize daha güvenli hareket etmeli, cüretle inisiyatif koymalıyız. Önderlik, öncülük iddiamızı bulunduğumuz yerde somutlamalıyız.

Ne merkezi işleyişin talimatları, komitelerin müdahaleleri, insanlarımızın inisiyatifinin gelişmesine engeldir, ne de inisiyatif, merkeziliği zayıflatan bir unsurdur.

Reformizmi düşünelim. Baştan "merkeziliği", "Stalinist bir yöntem" olarak mahkum etmiş ve alabildiğine gevşek bir parti anlayışı savunmuşlardır. Buna bağlı olarak da "ortak alınmış kararlara uymama hakkı(!)" tanımışlardır mesela. Ama ne olmuştur? Merkeziliğin zayıflatılması, kadrolarının inisiyatifini mi geliştirdi? Hayır. Devrimci örgüt anlayışından uzaklaşmak, ikisini de; merkeziliği de, inisiyatifi de öldürmüştür. Ve öyle bir noktaya gelmişlerdir ki, örgüt olmaktan uzaklaşmış, iş yapamaz hale gelmiş ve "bize bir örgüt lazım" demeye, asgari disiplinin gereğinden söz etmeye başlamışlardır.

Merkeziyetçilikle demokrasiyi, merkezilikle inisiyatifi, birbirini yadsıyan, zayıflatan, dıştalayan unsurlar olarak görmek, meseleyi kavramamaktır. Marksist-Leninist örgüt anlayışında, bunlar birbirini tamamlar. "Biri diğerini güçlendirir, ikisi birden örgütü güçlendirir."

Bu anlamda, birimdeki her insanımız, merkeziliği güçlendirmeye çalışırken, her yönetici sorumluluğu altındaki insanların gelişmesini sağlama görevinin bir parçası olarak onların inisiyatif alanını genişletme çabası içinde olmalıdır. Burada yöneticiye düşen özel bir görev de altındaki insanları, gelişmelere, alandaki duruma, görevlerin niteliğine vakıf kılmaktır. Çünkü sürece, birime, görevlere yeterince vakıf olmayan birinin doğru inisiyatif geliştirmesi söz konusu olmaz. Bu da zaten kolektivizmin işlemesi demektir. Dolayısıyla bir birimde kolektivizmle inisiyatif arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Bütün bunların ışığında inisiyatif meselesi, bizim açımızdan, hiyerarşi, konum, kariyer, alt-üst ilişkisi açısından değil, mücadelenin ve örgütlenmemizin, kadrolaşmamızın ihtiyaçları açısından düşünülmesi gereken bir meseledir.

Doğru inisiyatif, mücadeleyi, örgütlenmeyi, kadrolaşmayı geliştiren inisiyatiftir. Ölçümüz budur.
Haftaya buluşmak üzere.

*

Burada, inisiyatifin dar anlamda tanımlanması ve yorumlanmasının yanlışlığına da değinelim kısaca. İnisiyatif sadece belli durumlarda belli tavırlar koymak değildir. İnisiyatif, örgütlenmenin, kitle çalışmasının, eğitimin, kısacası, devrimci faaliyetlerimizin mücadelenin her anında gösterilmesi gereken bir davranış biçimidir.

*

Örgütsel işleyişin devrimci ilkeler ve kurallar temelinde sürmesinde temel unsurlardan biri denetimdir. Bu anlamdadır ki denetim örgütsel işleyişin de ayrılmaz parçasıdır. Ancak bu konuda sık düşülen bir yanlışa işaret edelim ki denetimin örgütsel işleyişteki rolünü tam olarak yerine getirebilmesi, sadece "yukarıdan aşağıya denetim"le sağlanamaz. Aşağıdan yukarıya denetimin sağlanması da şarttır

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Misafir Bir Çarş. Mart 03, 2010 5:29 pm

İdeolojik mücadele

kendimize güvenimiz

iktidar iddiamızdır


Merhaba sevgili okurlarımız. Bu haftaki dersimizin konusu ideolojik mücadele. Konunun hem teorik boyutunu asgari ölçülerde de olsa ortaya koymaya çalışacak, ama asıl olarak da ideolojik mücadeleyi pratikte nasıl şekillendireceğimiz üzerinde duracağız.

Hemen kısa kısa bugünkü konumuza ilişkin temel tanımlamalarımızı görelim.

– İdeoloji nedir?

İdeoloji; toplumların, sınıfların, çeşitli topluluk ve grupların siyasi, hukuki, kültürel, ahlaki, dinsel, felsefi görüş ve düşüncelerinin sistemleşmiş halidir.

Başka bir deyişle, ideoloji, nasıl bir dünya istediğimize dair görüşlerimizdir. Toplumu oluşturan ve çıkarları birbirinden farklı olan kesimler, birbirlerinden farklı bir dünya isterler. Ve kendi istedikleri dünyanın en iyi, en doğru, en mantıklı ve zorunlu olduğuna tüm toplumu ikna etmeye çalışırlar. İdeolojik mücadele işte temel olarak bu dünya görüşleri arasındaki mücadeledir.


– İdeolojik mücadele kimlere karşı verilir?

İdeolojik mücadeleyi dört cephede birden verilen bir mücadele olarak tanımlayabiliriz:

Bir: Burjuvaziye karşı ideolojik mücadele.

İki: Reformizme, revizyonizme, oportünizme karşı, kısacası soldaki sapmalara karşı ideolojik mücadele.

Üç: Devrimci hareket içindeki sağ ve sol anlayışlara, çarpıklıklara karşı ideolojik mücadele.

Dört: Kişi olarak kendi içimizdeki ideolojik mücadele...

Üçüncü ve dördüncü cephedeki mücadeleler yer yer çakışır, iç içe geçer, ama yine de ele alınışında, yöntemlerinde farklılıklar içerir.


– Neden ideolojik mücadele?

İdeolojik mücadeleyi doğru şekillendirebilmek için şu iki noktada net olunmalıdır:

Bir: İdeolojik olmayan hemen hiçbir şey yoktur. (Hiçbir şey sınıflar üstü değildir)

İki: Her eylemin, söylemin hizmet ettiği bir sınıf mutlaka vardır.

Eğer meselelere, olaylara, insanların düşüncelerine, davranışlarına böyle bakamazsak, ideolojik mücadeleyi doğru yürütemeyiz.

Sınıflar mücadelesinde, başka deyişle siyasette, her sözün, her davranışın ideolojik bir içeriği vardır. İşte bu anlamda; burjuvazinin kitlelerin düşüncelerini yanlış yönlendirmesine, kitleleri aldatmasına engel olmak için; soldaki çeşitli sapma akımların kitleleri yanlış yollara sevketmelerine izin vermemek için, devrimci hareketin bir umut, bir alternatif olmasına engel olabilecek yaklaşımlardan arınmak için ideolojik mücadele vermeli ve bu mücadeleyi sürekli kılmalıyız.

Yanlış, aldatıcı, çarpık, demagojik düşüncelerin karşısına dikilmeliyiz. Eğer, doğru bizsek, o doğruyu hakim kılmak için savaşmalıyız. İdeolojik mücadele, bundan başka bir şey değildir.

Bu muhtevasından da anlaşılacağı gibi, ideolojik mücadele bir iddiadır. Ne olursa olsun kitleleri düzenden çekip devrime kazanma iddiası, iktidar iddiasıdır. Ancak bu iddiaya sahip olanlar, burjuvazinin, küçük-burjuvazinin ideolojisiyle sabırla uğraşırlar. Bu iddia küçüldükçe, ideolojik mücadele de zayıflar. Bir örnek hatırlatmak istiyoruz.

1980 öncesi solun pratiğinde, özellikle üniversitelerde sık sık tüm siyasetlerin katılımıyla çeşitli konularda forumlar düzenlenirdi. Bazen yurtlarda, bazen büyük anfilerde, yemekhanelerde düzenlenen bu forumlar, bir yerde ideolojik mücadelenin de alanıydılar.

Zaman zaman geçmişe yönelik olarak üniversite kantinlerinde yapılan tartışmalardan "küçümseyerek" söz edilir. Oysa, elbette gevezelik, lafazanlık için yapılan tartışmalar varsa da esas olan bu değildi, esas olan, devrimin insanların gündeminde olmasıydı ve ideolojik mücadeleye ciddi olarak önem verilmesi, inanılmasıydı.

Mesela Ekim Devrimi'nin yıldönümünde pekala anfilerde tüm siyasetlerin söz aldığı forumlar yapılabiliyordu. Böylelikle en genel anlamda ilerici demokrat kitle de devrimin yolu konusunda kimin ne dediğini öğrenmiş oluyordu.

Bunlar, şu veya bu şekilde biçimlenebilir. Ama önemli olan, ideolojik bir mücadelenin olup olmamasıdır. Ortada kitle yoksa, solun örgütlü insanlarının sürekli bir araya gelip laf yarıştırması değil elbette kastettiğimiz; böyle bir şeyin ne kadar yararlı olacağı da şüphelidir. Ama kitleler nezdinde bir ideolojik mücadele gereklidir ve ne yazık ki bu yoktur. Bugün solun önemli bir kesimi, iddiasızlaşmalarına, politik olarak stratejik düşünmekten uzaklaşmalarına paralel olarak ideolojik mücadelede yokturlar.

O zaman şöyle diyebiliriz: Eğer herhangi birimimiz, herhangi bir çalışma alanımız, kendi alanında ciddi bir ideolojik mücadele yürütmüyorsa, orada ciddi bir sorun vardır; orada iddiasızlaşma vardır, orada devrimci faaliyetin temelinin kitleleri kazanmak olduğunun unutulması vardır. İdeolojik mücadele yürütmeyen birim, birim olarak misyonunu, örgütsel görevlerini yerine getiremez.

Bunu böylece belirledikten sonra, başta ideolojik mücadelenin dört alanı olarak saydığımız alanlardaki ideolojik mücadelenin özelliklerine kısaca bakalım.


– Burjuvaziye karşı ideolojik mücadele neleri kapsar?

Burjuvazi ve işçi sınıfı, kapitalist sistemdeki iki temel sınıfı oluşturur. Bu sınıflara ait, iki temel ideoloji vardır. Bunlar; burjuva ideolojisi ile proletarya ideolojisidir (proletaryanın ideolojisi, sosyalizmdir).

Lenin şöyle der; "burjuva mı, yoksa sosyalist ideoloji mi? Bunun bir üçüncü yolu yoktur. Çünkü bir 'üçüncü' ideolojiyi (...) insanlık yaratmamıştır. Bundan dolayı sosyalist ideolojinin her küçültülüşü, onları sosyalist ideolojiden her saptırış, aynı zamanda burjuva ideolojinin güçlendirilmesidir." (Lenin, Ne Yapmalı)

Bu son derece net ve pratiğimizi aydınlatıcı bir özettir.

Dünyayı Sarsan On Gün adlı filmi izleyen okurlarımız hatırlayacaktır; filmin bir sahnesinde gelişmeler üzerine ahkam kesen bir aydına, Kızıl Ordu askerlerinden biri şu şekilde karşı çıkar: "İki sınıf var. Burjuvazi, proletarya".

Bazıları, -kim bu bazıları derseniz tam olarak adını söyleyelim- küçük burjuvazi ve küçük-burjuvazinin aklı fikriyle hareket edenler, bu tür sonuçları kaba bulurlar. Bu tür durumlarda en sevdikleri sözlerden biri de şudur: "Her şey siyah veya beyaz değildir, hayatta griler de vardır."

Doğrudur, hayatta griler vardır. Ama bu da zaten diyalektiğin bir parçasıdır. Nicelik birikimler nitelik değişimlere yol açar dediğimiz süreç, değişim ve dönüşüm evrelerinde bu tür gri durumlar ortaya çıkarır. Ama önemli olan şudur; sınıflar mücadelesi içinde hiçbir şey o durumda kalmaz. Sonuçta, o gri ya beyazın, ya siyahın tarafına meyledecektir.

Sonuç olarak, biz yukarıdaki bakış açımızı devam ettirerek, her konu, her olay karşısında, hangisinden yana (burjuva ideolojisi mi, proletarya ideolojisi mi?), hangisine hizmet ediyor (burjuvaziye mi, proletaryaya mı?) sorularını soracağız.

Burjuvaziye karşı ideolojik mücadeyi, kendi içinde temel olarak ikiye ayırabiliriz. Bunlardan birincisi, burjuva ideolojisinin temel tezlerine karşı mücadeledir. İkincisi ise, burjuvazinin güncel siyasete, hayatın her alanında yaptığı müdahalelere karşı mücadeledir.

Şunu bilelim; Burjuvaziye karşı ideolojik mücadele, ideolojik mücadelenin en kesintisiz ve en yoğun olanıdır. Çünkü, kitleleri kazanma faaliyetimizin her anında ve alanında karşımızda onlar vardır.

Burjuva ideolojisi, kapitalizmi esas alır; kapitalizmin ilelebet sürecek alternatifsiz bir sistem olduğunu ileri sürer; bireycilik odaklıdır, özgürlükler tanımı farklıdır. O ideolojide öldürücü, yok edici bir rekabet vardır. Sömürünün, adaletsizliğin, eşitsizliğin mutlak ve kaçınılmaz olduğu vardır. İdeolojik mücadele birinci olarak bu boyutlarda sürer.

İkincisi, bu ideolojinin günlük hayata yansıyışıdır. O karşımıza bazen sömürüyü, bir patron olmasını, bazen sömürgeciliği meşrulaştıran politika ve söylemlerle çıkar. Bazen bireycilik, bencillik, sapkınlık, bohemlik olur önümüzde. Bazen greve karşı çıkar, bazen gecekondu yıkımlarını savunur, bazen grev, sendika hakkına karşı çıkar... Bazen zamlar üzerine, bazen bir eylem üzerine, bazen AB üzerine, bazen ABD'yle ilişkiler üzerine demeçlerde kendini gösterir burjuva ideolojisi...


– İdeolojik mücadele nasıl şekillenecek?

Yukarıda anlattığımız durum, ortaya şöyle tasvir edebileceğimiz bir durum tablo çıkarır: Burjuva ideolojisinin saldırısı 24 saat kesintisiz bir saldırıdır. 24 saat boyunca burjuva politikacıların ağzından, burjuva basın yayın organlarından, düzenin kurumlarından, düzenin sanatçılarından üzerimize kesintisiz burjuva ideolojisiyle gelinir... İşte sürekli ve kesintisiz bir ideolojik mücadelenin zorunluluğu da buradan kaynaklanır.

Diyelim ki iktidar, kentsel dönüşüm projesi üzerine açıklamalar yapıyor, iddialarda bulunuyor. Bu açıklamalar, tahmin edebileceğimiz gibi, çok çeşitli kanallar aracılığıyla gecekondu yoksullarının önemli bir kısmına ulaşacaktır. Peki biz ne yapacağız o durumda?

Mesela diyelim ki Gazi'deyiz, Okmeydanı'nda veya Küçükarmutlu'dayız. Yani örgütlü olduğumuz bir gecekondu semtindeyiz. Evet ne yapacağız?

Nasıl olsa dergide bu konuda bir yazı çıkar deyip, derginin çıkmasını bekleyip, onun dağıtımıyla mı yetineceğiz?

Diyelim ki gerçekten de dergide bir yazı çıktı ve o dergiyi de dağıttık; yetti mi?

Peki ya o haftalarda dergide o konuda bir yazı çıkmamışsa ne olacak?.. Mesela, şu anda İstanbul'un, Ankara'nın, İzmir'in, Antalya'nın yoksul gecekondu semtlerinde çalışma yapan Cepheli arkadaşların bu soruya hemen vereceği bir cevap var mı?.. İktidarın, yani burjuvazinin ideolojik saldırıları karşısında bulunduğumuz alanda ne yapıyoruz?

Bu soruya verecek bir değil, birden çok cevabımız olmalı. İdeolojik mücadeleyi sürdürmenin bir çok aracına, yöntemine, kurumlaşmasına sahip olmalıyız. Bu konuda yetersizliklerimizin olduğu aşikardır. Yetersizliklerimizin temeldeki nedeni elbette, yeterli araç gereç olmaması değil, öncelikle bakış açısı olarak ve çalışma tarzı olarak ideolojik mücadeleyi süreklileştirmemiş, bulunduğumuz birim ve alanda yaygınlaştırmamış olmamızdadır.

Mesela diyelim ki gecekondulara yönelik bir tartışma var: mahalli alan örgütlenmesi veya o sorunu en ciddi biçimde yaşayan semtler, hemen bu konuda bir bildiri yayınlayabilmeli, açıklama yapabilmeliyiz. Bu konuda toplantılar örgütleyebilmeli. Veya o soruna dair bizim ne dediğimizi ev kadınlarının toplantılarından kahvehanelere gençlere kadar taşıyabilmeliyiz.

"Ajitasyon propagandayı yerelleştirmeliyiz" demiştik hatırlanırsa. Aynı şeyi "ideolojik mücadeleyi yerelleştirmeliyiz" diye de söyleyebiliriz.

Nedir mesela ideolojik mücadeleyi yerelleştirmek? Şöyle tanımlayabiliriz: İktidarların, burjuvazinin sözcülerinin ideolojik saldırıları içinde, bulunduğumuz alanı, birimi doğrudan ve yakından ilgilendiren yanlarına karşı, bizzat birimimiz içinde cevap vermektir.

Dergideki çeşitli yazıların veya alan örgütlenmesinin açıklamalarının çoğaltılıp dağıtılması da mesela bu konuda başvurulabilecek bir yöntem olabilir. Dergimiz diyelim ki o mahallede 500 kişinin eline ulaşıyorsa, çoğalttığımız tek sayfayı, daha pratik bir şekilde 3-4 bin kişiye ulaştırabiliriz. Ama bunu yapmak, yukarıda belirttiğimiz gibi, ideolojik mücadeleye "savaşçı" bir bakış açısıyla bakmayı gerektirir. "Bizim bulunduğumuz mahallede, işyerinde insanlarda varolan yanlış düşünceleri ne yapıp edip değiştireceğiz" iddiasını ve kendine güvenini taşımayı gerektirir.

Mahalle somutundan verdiğimiz örnek, elbette öğrenci gençlik için de, işçiler, memurlar, mühendisler için de geçerlidir.

Semtte, işyerinde, öğrenci, memurlar, işçiler, o çalışma alanında kendimizi tartıştırmalıyız.

Sınıflar mücadelesi açısından, kitle çalışması ve kitleleri kazanma açısından önem taşıyan hemen her konuda, Halk Cepheliler de şu tartışmaya ilişkin şöyle demişler dedirtebilmeliyiz.


– Sol içinde ideolojik mücadele neden verilmeli, nasıl olmalı?

Mahir çok net söylemişti. "oportünizmin panzehiri ideolojik mücadeledir."

Sol içindeki ideolojik mücadelenin esası, devrim yolu üzerine farklı stratejilerin, buna bağlı taktiklerin ve buna bağlı güncel politikaların tartışılmasıdır. Siyasi gündemdeki her konu, yapılacak her eylem, bu ideolojik mücadelenin parçası olur. Oturup her seferinde stratejileri, devrimin yolunu tartışmayız; görünürde bir eylem biçimini tartışıyoruzdur mesela; ama o tartışmanın temelinde hiç telaffuz edilmese de, devrim stratejisi vardır, Marksist-Leninist ideolojinin sahipleniliş biçimi vardır. Doğaldır ki, solun çalışma tarzı, eylem ve mücadele biçimleri, örgüt anlayışı, bunlar belli bir temelden kaynaklanır.

Sol içindeki ideolojik mücadelede, dönem dönem farklı yönler öne çıkar. Mesela bir dönem, THKP-C ideolojisinin sağ ve sol yorumlarına karşı ideolojik mücadele, temel önemdedir. Bir başka dönem, soldaki sivil toplumculuk veya reformizm öne çıkar. Bazen, bu mücadele mesela legalizm gibi bir eğilime yönelir, bazen direniş kaçkınlığına, bazen AB'ciliğe... O süreçteki devrimci mücadelenin önüne hangisi daha büyük bir engel çıkarıyorsa, doğal olarak ideolojik mücadele de o engeli bertaraf etmeye yönelir.

Solda bu mücadelenin çok sağlıklı yürütülebildiği söylenemez. Denilebilir ki, zaten sol çok uzun yıllardır ideolojik mücadelenin dışında kalmıştır. Yanlış birlik anlayışları, pragmatik hesaplar nedeniyle, solun bir çok kesimi, en bariz sapmalar karşısında bile suskun kalmaktadır. İdeolojik mücadeleye girişmiş göründüğü yerde de yaptığı genel olarak kaba bir polemikçilik ve karşısındakini mat etme anlayışıdır.

İlk kavramamız ve kavratmamız gereken şudur: İdeolojik mücadele, mülkiyet mücadelesi değildir. İdeolojik mücadele, "rekabetçilik" değildir. Rekabetçilik esas olarak politikayı burjuvazinin tarzıyla yapmanın, mülkiyetçi ve bencilce yaklaşmanın sonucudur.

Bu mücadeleyi, Avrupa emperyalist birliğini savunmanın, emperyalist demokrasiyi savunmanın, Amerika'yla işbirliği yapmayı meşrulaştırmanın solculuk, devrimcilik, demokratlık, sosyalistlik adına asla savunulamayacağını görmek için, sürdürmek zorundayız.

Solun çeşitli kesimleri düşünsel olarak burjuvazinin, küçük-burjuvazinin etkisi altındadır. Küçük burjuva aydının, hatta burjuva basının yazdıklarına bakmaktadır. "Uluslararası standartlar"ın, "yaşamın kutsallığı"nın, savunulması gibi çarpık bakış açıları bunun sonucunda çıkmıştır ortaya.

Solun çeşitli kesimleri açık ki emperyalist medyanın veya oligarşinin medyasının yönlendirmesi altındadır. Bir bakıyorsunuz, onlar neyi gündeme taşımışlarsa, sol da onu gündemi yapıyor. Ama daha vahimi, aynı bakış açısıyla yapıyor bunu. Yani o gündeme devrimci bir bakış açısından müdahale etmiyor. Burjuvazinin bakış açısıyla yaklaşıyor olaya.

Solun çeşitli kesimlerinde ideolojik mücadelenin yerini dedikodu, spekülasyon, kulisler almıştır. Neden? Bu, en başta kendine, kendi ideolojisine güvensizliktir. Devrimcilere karşı ideolojik mücadele yerine dedikoduya, spekülasyona başvuranların kendi ideolojilerine inançsız olduklarından emin olabilirsiniz.

Sol içinde ideolojik mücadeleyi sürdürmek, zorunlu görevimizdir. Kim sol, kim sosyalist, kim devrimci, kim değil, belli olmalıdır. Çeşitli kesimlerin solculuk, devrimcilik, sosyalistlik, komünistlik adına halkı aldatmasına son vermenin yolu da yine ideolojik mücadeleden geçer.

Sevgili okurlarımız, bugünkü dersimizi de burada bitiriyoruz; haftaya aynı konunun kalan bölümleriyle devam edeceğiz. haftaya görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.

***

Semtte, işyerinde, öğrenciler, memurlar, işçiler, o çalışma alanında kendimizi tartıştırmalıyız.
Sınıflar mücadelesi açısından, kitle çalışması ve kitleleri kazanma açısından önem taşıyan hemen her konuda, Halk Cepheliler de şu tartışmaya ilişkin şöyle demişler dedirtebilmeliyiz.

*

Sınıflar mücadelesinde, başka deyişle siyasette, her sözün, her davranışın ideolojik bir içeriği vardır. İşte bu anlamda; burjuvazinin kitlelerin düşüncelerini yanlış yönlendirmesine, kitleleri aldatmasına engel olmak için; soldaki çeşitli sapma akımların kitleleri yanlış yollara sevketmelerine izin vermemek için, devrimci hareketin bir umut, bir alternatif olmasına engel olabilecek yaklaşımlardan arınmak için ideolojik mücadele vermeli ve bu mücadeleyi sürekli kılmalıyız.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Mart 06, 2010 4:27 pm

deolojik mücadelenin dört cephesi bir bütündür
Devrimci Okul'un öğrencilerine merhaba. Bu haftaki dersimizde geçen hafta başladığımız ideolojik mücadele konusuna devam edeceğiz.

Geçen dersimizde, burjuvaziye karşı ideolojik mücadeleyle, sol içindeki ideolojik mücadele konularına değinmiştik. Bugün, "dört cephede birden" sürdürülür diye belirttiğimiz mücadelenin diğer cephelerini ele alacağız, hem de ideolojik mücadelenin yürütülüşü açısından bazı noktalara değineceğiz

– Devrimci hareket içinde ideolojik mücadele nedir, neden gereklidir?

Devrimci hareket, ideolojik birliğini sağlamış bir harekettir. Sağlam bir stratejik temele, hayatın sınamalarından geçmiş politikalara sahiptir. Ve yine eklemeliyiz ki, bu ideolojik ve politik temeli pekiştiren çok güçlü geleneklere sahiptir. Ancak bütün bunlar, hareket içinde hiçbir yanlış, çarpık, eksik ve farklı düşünce ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Böyle düşünmek, idealizm olur.

Siyasi literatürde ideolojik, politik anlamda sapma olarak adlandırdığımız olgular, çok çeşitli gelişmelerin farklı değerlendirilmesi, egemen sınıfların politikalarındaki çeşitli değişiklikler, hareketin subjektif durumundaki değişkenlikler ve ideolojik anlamda zayıflıklar, çarpıklıklar gibi etkenlere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Sınıf mücadelesi bilindiği gibi düz bir çizgi izlemez. Mücadele geriler ilerler, hareket daralır genişler, eylemler azalır artar... Sağlam ve net bir ideolojik zeminde durulmuyorsa, bütün bunlar karşısında çeşitli sapmalar ortaya çıkabilir. Hareket içindeki ideolojik mücadele dediğimiz olgu, işte bu açıdan en başta İDEOLOJİK SAĞLAMLAŞMA mücadelesidir. Yani başka bir deyişle, bu ideolojik mücadelenin verilmesi için illa ortada bir "sapma"nın olması gerekmez. İdeolojik sağlamlaşmayı esas alan ideolojik mücadele, zaten sapmaların zeminini ortadan kaldırmaya yönelik bir mücadeledir.

Bu mücadele, kurallı, ilkeli, ideolojik mücadelenin tarihsel deneyimlerine uygun olarak şekillenmelidir. Hareketimizin ideolojisine, politikalarına yönelmiş saldırılara ideolojik mücadele cephesinden verdiğimiz cevaplar, elbette aynı zamanda kendi kadrolarımızın, yöneticilerimizin, kadro adaylarımızın, tüm taraftarlarımızın ideolojik anlamda eğitilmesi, daha güçlü kılınması mücadelesidir.

Öte yandan, emperyalizmin, burjuvazinin ideolojik saldırı ve kuşatmaları süreklidir. Bu saldırıların devrim saflarında etkili olabilmesinin önünü kesmek de sürekli ve sistemli bir ideolojik mücadeleyi gerekli kılar. Değilse, bir "sapma" biçiminde olmasa da burjuvaziye, küçük-burjuvaziye ait bir çok görüş, düşünce, kavram, sinsice saflarımıza, beyinlerimize gelip yerleşir.

Kendi içimizdeki ideolojik mücadele, elbette her kadronun, kadro adayının ideolojimiz, politikalarımız, ideolojiden bağımsız olmayan geleneklerimiz konusunda uyanık ve duyarlı olmasını gerektirir.

İdeolojik politik anlamda, örgütsel anlamda aleni çarpıklıklar, eksiklikler, zaaflar karşısında her kadro kendini sorumlu görmek durumundadır. İdeolojimizle, politikalarımızla, kültürümüzle uygun olmayan, çatışan bir durum ortaya çıktığında, hiçbir kadro bunu görmezden gelemez.


– Ne tür şeyler ideolojik, neler ideolojik değildir?

İdeolojik mücadele derken, böyle bir soru da akla gelebilir. Evet, ideolojik sorun, ideolojide sapma, çarpıklık, sadece mesela en genel anlamda Marksizm-Leninizmin savunulup savunulmamasında, PA-SS'nin savunulup savunulmamasında ortaya çıkmaz. Bunlar, en genel boyutlardır. Ancak ideoloji, aslında bizim günlük yaşamımıza kadar yön veren bir unsurdur. Bir müzik tercihi, bir film veya kitap tercihi, giyim kuşamdaki bakış açıları, yoldaşlık ilişkilerindeki, kolektivizmdeki, eleştiri-özeleştirideki bir yaklaşım da pekala, burjuva, küçük-burjuva ideolojinin yansıması olarak karşımıza çıkabilir ve bunlar da ideolojik mücadelenin sürdürüleceği cephenin bir parçasıdır.

Proletaryanın ideolojisini, sosyalizmi savunuyoruz. Bu ideolojinin temel noktaları bellidir ve bunlar, hiçbir noktada burjuva ideolojisiyle uzlaşmazlar. İkincisi, devrimci hareket olarak oluşturduğumuz tüm değerler, ilkeler, kurallar, temelde proletarya ideolojisinin bir yansımasıdır. Bu noktada, saflarımızda ideolojimizle çelişen, çatışan hiçbir değere, davranışa, düşünceye yer vermemeli, bu türden düşüncelerle, davranışlarla ortaya çıktığı her yerde mücadele etmeliyiz.

Bu çarpıklıkların kendini gösterdiği yer, bulunduğumuz alandaki yöneticiler, sorumlular da olabilir; böyle de olsa, ideolojik mücadele görevi değişmez. Her Cepheli, ideolojisini kavramak ve onu her koşulda ve gerektiğinde "herkese karşı" savunmak durumundadır. Kendi içimizdeki ideolojik mücadelenin bir boyutu da bu olmalıdır. Bu bilinç ve kültür yerleştiği oranda, burjuva, küçük-burjuva ideolojilerin uzantısı olarak saflarımızda ortaya çıkabilecek çarpıklıklara, sapmalara karşı, ideolojik olarak çok daha güçlü hale gelmiş oluruz.


– Kendimize karşı ideolojik mücadele cephesi, nasıl bir cephedir?

Mahir'in bir sözü vardı hani hatırlarsanız. İdeolojik mücadeleye ilişkin ilk dersimizde oportünizme karşı ideolojik mücadele için söylemiştik: "Oportünizmin panzehiri ideolojik mücadeledir."

Aslında kendimizdeki ideolojik belirsizlikler, çarpıklıklar, zaaflar ve zayıflıklar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Kendimize karşı ideolojik mücadele, kendimizdeki burjuva, küçük-burjuva ideolojisinin kalıntısı, uzantısı olan düşüncelere, bu düşüncelerin ürünü olan davranışlara karşı mücadeledir.

Burada ana halka, kendimizde tespit ettiğimiz yanlış, çarpık düşüncelerin mutlaka ideolojik bir karşılığının olduğunu görmektir.

Şu veya bu konuda sahip olunan düşüncelerin yanlışlığı karşısında, kimilerimiz "ben böyle düşünüyorum" dediğinde, o düşüncenin kendiliğinden masumlaşacağını, doğal kabul edileceğini sanır. Ama öyle değildir. Evet, sen öyle düşünüyor olabilirsin, ama bu düşünce Marksizm-Leninizmle tersse, bu düşünce örgütün tarihin süzgecinden geçip gelmiş düşünce ve yaklaşımlarından farklıysa, o zaman "neden öyle düşünüldüğü"ne bakmak gerekir. İşte o noktada bilimsel olarak biliriz ki, öyle (Marksizm-Leninizme göre, örgüte göre, örgütün ihtiyaçlarına göre) değil de "böyle" düşünülmesinin, kuşkusuz ki ideolojik bir kaynağı vardır. O kaynakta genel olarak karşımıza burjuva veya küçük-burjuva ideolojisinden alınmış, onlardan etkilenilmiş yaklaşımlar çıkar.

Yanlış, çarpık, bireyci, anarşik düşünce ve yaklaşımları terketmek, esas olarak onları besleyen ideolojik kaynağı kurutmaktır. Kendimize karşı ideolojik mücadele cephesinin esası budur.

Kişi olarak kendi içimizdeki ideolojik mücadeleyi maymunla kaplanın mücadelesi olarak da tasvir edebiliriz. Maymun, beynimizdeki burjuvazi veya küçük-burjuvazidir. Maymun, alışkanlıklarımıza, davranışlarımıza, tercihlerimize sızan küçük-burjuvazidir. Maymunla kaplanın mücadelesi, burjuvaziyle proletaryanın ideolojik mücadelesinin kişi olarak kendi üzerimizdeki devamıdır.

Ne yapacağız peki? Okuyacağız, tartışacağız, eğitim çalışmalarını aksatmayacağız, bu çalışmaları soyut, teorik olmaktan çıkarıp, gerçekten burjuva, küçük-burjuva düşüncelerle kıran kırana savaştığımız birer arenaya çevireceğiz. Kendimizdeki burjuva, küçük-burjuva düşüncelere karşı yalın kılıç savaşacağız. Şu açık ki, burjuva, küçük-burjuva ideolojisinin devrimciler üzerinde etkili olmasının, devrimcinin beynini teslim almasının tek nedeni, ideolojik güçsüzlüktür. Devrimci ideolojik donanım açısından güçsüzse, yetersizse, burjuvazinin çarpık düşüncelerinin, yönlendirmelerinin, psikolojik savaşının, kültürül anlamda empoze ettiklerinin daha fazla etkisi altında kalacaktır.

Burada şunu belirtmeliyiz ki, kendi içimizdeki ideolojik mücadelemiz, diğer cephelerdeki ideolojik mücadelemizi de etkiler. Kendi içimizdeki ideolojik mücadelede zayıf kalıyorsak, hareket içindeki ideolojik mücadede de sola karşı ideolojik mücadelede de ve nihayet burjuvaziye karşı ideolojik mücadelede de yetersiz ve zayıf kalmamız, büyük ihtimaldir.

İçimizdeki maymunu altetme savaşını vermeden, diğer üç cephede nasıl savaşabiliriz?

Eksiklikler, zaaflar karşısında liberal davranan biri, ideolojik mücadelede baştan kendini güçsüzleştiriyor demektir. Onda, ideolojik olarak zaaflara, statükolara, sağcı anlayışlara, liberalizme, yani temelde küçük-burjuva ideolojisine açık bir yan var demektir. Sapmaları, çarpıklıkları, yanlış yaklaşımları görüyor ve üzerine gitmiyorsak, orada örtülü bir kabul vardır, normal görme, meşrulaştırma vardır. Şurası kesin ki, başkalarındaki yanlışları, çarpıklıkları meşrulaştıranlar, kendi içlerinde de o mücadeleyi veremezler.


– Dört cephedeki ideolojik mücadele birbirine bağlıdır!

Sadece kendimize karşı ideolojik mücadele açısından değil, ideolojik mücadelenin dört ayrı cephesi de birbirine bağlıdır. Herhangi bir cephedeki zayıflık, diğer cepheleri de etkileyecektir.

Yani şöyle diyebiliriz; burjuvaziye karşı ideolojik mücadelede zayıf davrananların kendine karşı ideolojik mücadeleyi güçlü ve etkili bir biçimde yürütmesi kolay değildir; ve elbette tersi de geçerlidir. Kendine karşı güçlü bir ideolojik mücadele yürütmeyenlerin, burjuvaziye, oportünizme, revizyonizme karşı ideolojik mücadelede güçlü, militan olması zordur. Öyle gibi görünse bile, o temelde bir zayıflık ve tutarsızlık taşır.

Düşünceler, bir yerde akışkan sıvılar gibidirler. Bazen apaçık akarlar, bazen küçük bir çatlaktan bile sızarlar. Genel olarak militan ve sosyalizme inanmasında, sosyalist ideolojiyi savunmasında bir sorun olmayan herhangi biri, bir konuda bakmışsınız ki, burjuvaziye veya küçük-burjuva ideolojisine ait bir düşünceyi, yaklaşımı savunuyordur. İşte o düşünceler, o çatlaklardan gelmiştir. İşte ideolojilerin bu "sızma" özelliği nedeniyledir ki, her cephedeki ideolojik mücadele bir bütün olarak ele alınmak, burjuva, küçük-burjuva düşüncelerin sızabileceği tüm çatlakları kapatmak, burjuva, küçük-burjuva düşüncelerin karşısına, proletaryanın ideolojisiyle aşılmaz bir barikat kurmak durumundayız.

Ve kendi barikatımızı örerken, kendi ideolojimizi hayatın her alanına, halkın her kesimine ulaştırmak için tam bir hücum halinde savunmalı ve yaymalıyız ideolojimizi.

Bizim ideolojimiz, politikalarımız çok doğru olabilir. Ama bunu savunmakta tutuksak, kendimizi sınırlıyorsak, onların doğruluğu, sınıflar mücadelesi üzerinde çok fazla etkide bulunmayacaktır. Ölüm orucu döneminde söylemiştik: "Düşüncelerin gücü onu savunmakta gösterilen kararlılıktadır." Düşüncelerimiz uğruna ölmemiz, bunun en doruktaki göstergesiydi. Bunun bir başka göstergesi de işte, bizim her alanda, her an ve dört cephede birden kesintisiz bir biçimde ideolojik mücadeleyi yürütmemizde somutlanacaktır.


– İdeolojik mücadeleyi örgütlemek ve kesintisiz hale getirmek için ilk adımları atalım

İdeolojik mücadele, kesinlikle kesintisiz bir süreçtir. Sürekliliği olan bir görevdir. Devrimcilik, ideolojik mücadeledir. Her olaya, her olguya ideolojiler açısından bakmak durumundadır devrimci.

Böyle bakalım şimdi! Böyle bakmaya başladığımız andan itibaren neler yapabiliriz?

İdeolojik mücadeleyi sürdürme konusunda birim veya alan olarak bir politika ve program belirleyelim en başta. Mesela diyelim şöyle bir karar alalım.

Biz; bu birim olarak,
1- Alanımıza yönelik ideolojik saldırılara, şu veya bu biçimde karşılık vereceğiz.

2- Bu karşılık, bildiri yazma, yayınlama, dergi yazılarını çoğaltıp dağıtma, alanımıza seslenen radyo, internet sitesi gibi araçları kullanma, basın açıklaması yapma, alanın özelliğine göre uygun yerlerde (mahallelerde kahvehaneler, evler, caddeler, gençlikte uygun kantinler, amfiler, işçiler ve memurlarda işyerleri, işçilerin toplu bulunduğu diğer yerlerde) sözlü konuşma... gibi çeşitli biçimlerde olacaktır.

3- Bu çalışmaları sürdürmek için elimizin altında her an kullanabileceğimiz temiz ve ucuz bir fotokopi makinası veya bilgisayardan çıkış alabileceğimiz basit ve pratik bir yazıcı olmalı... (Bunları mevcut ilişkilerimizden ayarlamak öncelikli olmalıdır.)

4- Komitemizdeki iki arkadaşı ideolojik saldırılara karşılık vermek noktasında özel olarak görevlendirdik. Bu arkadaşlar:

a- Alanımızla ilgili gelişmeleri izleyip, bildiri yazılması, dağıtılması gerektiği durumlarda komiteye öneri yapacak.

b- Her hafta gelen dergiden varsa alanımızdaki ideooljik mücadeleye denk düşecek bir iki yazıyı tespit edecek, bunları çoğaltma ve dağıtma işini organize edecek. (Aynı şekilde Halkın Sesi'nden Tavır'a kadar çeşitli yayınlara da aynı bakış açısıyla bakılıp değerlendirilecek.)

5- İdeolojik mücadelede, politika üretmekte belli bir tecrübe ve dinamizm kazandığımızda, devrimci bir refleks oluşturduğunuzda, giderek, mesela alanımıza, birimlerimize yönelik bir kaç sayfalık kısa bültenler yayınlayabilir, bu bültenler aracılığıyla ideolojik mücadelemizi, propagandamızı daha güçlendirebiliriz.

6- İdeolojik mücadele konusunda başta komitemiz olmak üzere, çalışmalarımızı yürüten tüm arkadaşlarımızı ve giderek tüm taraftarlarımızı özel olarak bilgilendirmek, bu mücadelenin tarafı, militanı haline getirmek için kendi içimizde eğitim çalışmaları ve toplantılar yapacağız.

7- Neticede, oligarşinin ideolojik saldırıları karşısında biz de öyle bir tarz yaratacağız ki, oligarşinin ideolojik saldırıları karşısında bizim ne dediğimizi en kısa sürede önce tüm ilişkilerimiz, sonra bulunduğumuz birimde herkes öğrenecek. Egemen sınıfların kullandıkları tezlerin, kavramların, demagojilerin iç yüzünü ne yapıp edip insanlara anlatacağız...

Evet, bu kararlılığa sahip olduğumuzda, bunu nasıl gerçekleştiririz diye kafa yormaya başladığımızda, inanın, her birim, her alan çok yaratıcı yeni biçimler, yeni yollar, yöntemler bulacaktır.

Yol, yöntem, biçim ne olursa olsun, işimiz çok sadedir. Yalanın karşısına gerçeği, yanlışın karşısına doğruyu, aldatmacalar karşısına devrim seçeneğini koyacağız. Gerçek bizde, doğru bizde, çözüm seçeneği bizde. İdeolojik mücadelede, bizdekini kitlelere götürerek, kitlelere egemen olan yalanları, yanlışları, aldatmacaları yoketmektir. İşimiz çok sade derken, hiç de işimizi küçümsemiyoruz, gerçekten de ideolojik mücadele hedefi itibarıyla çok net bir olgudur.

Çok çok güçlü olduğumuz bir alandır bu alan. Ancak bu gücümüzü yeterince etkili kullandığımızı söyleyemeyiz. Düzeni, en zayıf olduğu bu noktadan yeterince etkili bir biçimde vurduğumuzu söyleyemeyiz.

Düzen "ideolojik olma"yı adeta bir suçmuş gibi, kötü bir şeymiş gibi sunmakta, halkın eylemlerini "ideolojik olma" suçlamasıyla karalamaya çalışmaktadır. Demek ki ideolojik mücadelede, en başta ele alacağımız noktalardan biri budur. Herkesin, hükümetlerin de ideolojik olduğunu anlatmak, onların burjuvazinin ideolojisinin temsilcisi olduğunu göstermek bu mücadelenin bir görevidir.

İdeolojik mücadelede elbette ki hiçbir şeyi küçümsememeliyiz. Hele ki düşmanı, düşmanın yöntemlerini hiç küçümsememeliyiz. Burjuvazinin bir çok yöntemi karşısında "sanki çocuk kandırıyorlar" diye düşünürüz, ama bu yöntemlerin büyük bir bölümünün burjuvazinin yüzlerce yıllık tecrübeleri sonucunda olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Biz duyduğumuzda, dinlediğimizde "yalanın bu kadarına da pes" diyebilir, bu yalanı herkesin farkedebileceğini düşünebiliriz. Bunlar nasıl olsa kitleleri etkilemez diye düşünmemeliyiz. Bazen her şey çok kabadır ve etkili olmasını sağlayan da o kabalığıdır. Biz burjuvazinin en kaba ideolojik çarpıtma ve saldırılarına karşı da en ince ve sinsi ideolojik çarpıtmalarına karşı da aynı kararlılık ve ciddiyetle ideolojik mücadelemizi sürdürmeli ve yaygınlaştırmalıyız.

Sevgili arkadaşlar, sevgili okurlarımız, ideolojik mücadele üzerine iki haftadır sürdürdüğümüz dersimizi burada bitiriyoruz. Umuyoruz ki, dersimiz, dört cephede sürdürmemiz gereken ideolojik savaşı, gözlerinizin önünde biraz canlandırabilmiştir. Eğer ideolojik savaş, bu anlamda gözünüzün önünde canlandıysa, artık bu savaşı daha da geliştirebilir, bu savaşa yeni silahlar, yeni cephanelikler ekleyebilirsiniz. Sonraki dersimize kadar şimdilik hoşçakalın.

***

Öyle bir tarz yaratacağız ki, oligarşinin ideolojik saldırıları karşısında bizim ne dediğimizi en kısa sürede önce tüm ilişkilerimiz, sonra bulunduğumuz birimde herkes öğrenecek. Egemen sınıfların kullandıkları demagojilerin iç yüzünü ne yapıp edip insanlara anlatacağız...



Ne yapacağız peki? Okuyacağız, tartışacağız, eğitim çalışmalarını aksatmayacağız, bu çalışmaları soyut, teorik olmaktan çıkarıp, gerçekten burjuva, küçük-burjuva düşüncelerle kıran kırana savaştığımız birer arenaya çevireceğiz. Kendimizdeki burjuva, küçük-burjuva düşüncelere karşı yalın kılıç savaşacağız....

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Savaş sürekli ve hayatın her alanındadır

Mesaj  Misafir Bir Perş. Nis. 01, 2010 6:10 pm

Merhaba arkadaşlar. İçinizde muhakkak bu hafta, Kızıldere'ye gidecek olanlar var. Gidemeyenler yürekleriyle orada olacaklar. Oradaki kuşatmayı, kuşatma altında Mahir'in verdiği tarihsel cevabı hatırlayacağız bir kez daha. Hem ideolojik, hem askeri boyutta süren o büyük çatışmayı hatırlayacağız. O günkü silah sesleri yankılanacak beynimizde. Kıyamet yeriydi orası; daha doğru bir deyişle; bir savaş alanı. Her savaş alanında olduğu gibi, kurşun, bomba sesleri eksik değildi. Mahirler'in elindeki tabanca ve tüfeklerden çıkan sesler vardı o alanda. Mahirler'in üzerine kurşunlar yağdıran tomsonlardan çıkan sesler vardı. NATO Üssü'nden kaçırılan üç İngiliz'i cezalandıran silahların sesleri vardı.

Çatışma sona erdiğinde Mahir Çayan'ın üzerinden 3 adet patlamamış el bombası ve ceplerinden tomson makinalı mermileri çıkmıştı... Devrimci Okul'un derslerinde bu tür bir anlatıma çok yer vermediğimiz için, belki şimdi bunları neden anlattık diye düşünüyor olabilirsiniz? Çünkü, solun belli kesimlerindeki bir çarpıklığa ve çarpıtmaya dikkat çekerek başlamak istedik çalışmamıza.

Bu çarpıklık şudur: Mesela, Che Guevara'nın beresindeki yıldızı görürler, omzuna asılı silahı görmezler. Bugün Mahirler'in kahramanlığına övgüler yağdıranların, Kızıldere'yi ananların bir çoğunun ortak noktası da aynıdır: Onların ellerindeki silahları görmezler. Görmezden gelirler. Ama gerçek budur ve biz o gerçeği hiç unutmamalıyız.

80 öncesi sık kullanılan bir desen vardı. Mahir kelimesi, bir kaleşinkofa benzetilerek çizilirdi. Duvarlara da yapılırdı bazen bu desen. Mahir, elbette sadece silaha indirgenemez. Ama silahsız da düşünülebilir mi?

Bugünkü dersimizin konusu "savaş kültürü". Ama sanılmasın ki, silahlı mücadeleye yürütenlerden ve onların kültüründen söz edeceğiz. Hayır, fiilen silahlı mücadeleyi sürdürsün veya sürdürmesin, tüm devrimciler için geçerli bir savaş kültüründen söz edeceğiz...

Bu noktada akla gelebilecek ilk soru, silahlı mücadele vermeyen birinin savaş kültürüne sahip olması gerekip gerekmediği olabilir. Soruyu soruyla cevaplayalım:

– Her devrimci savaşçı mıdır?

Bu soruya cevabımız evettir. Tereddütsüz olarak evet. Ülkemizde devrimcilikle, savaşçılık, nesnel olarak iç içedir. O sözü, "devrim için savaşmayana sosyalist denmez" sözünü hatırlarsak, her sosyalistin bir savaşçı olması gerektiği de açıktır. Savaşın biçimi, koşullara göre değişebilir, silahlı olur, silahsız olur, ama her sosyalistin bir savaşçı olduğu, olması gerektiği değişmez.

Böyle olmazsa ne olur?

Savaşçı niteliğe sahip olmayan devrimcinin devrimciliği, sosyalistin sosyalistliği, düzen içileşir. Bugün tanık olduğumuz düzen içi solculuk, işte bunun, yani devrim için savaşmayan bir sosyalistlik anlayışının sonucudur.

Bir anma düzenlemenin, bir tek basın açıklaması yapmanın karşılığı F Tipi hapishaneler, yıllarca tutsaklıklar oluyorsa, bir basın açıklamasının karşılığında oligarşi linç saldırıları örgütlüyorsa, insanlarımız dergi dağıttıkları için kurşunlanıp katledilebiliyorsa, insanların devrimcileşmesini engellemek için düzen gerçek manada seferber oluyorsa, o ülkede devrimci mücadeleyi sürdürmek, savaşçı bir ruh hali ve çalışma tarzına sahip olmadan mümkün değildir. O ruha ve bakış açısına sahip olmayanlar ne yapıyorlar, ne yaparlar, gözümüzün önündedir. Bir tek saldırı sonrasında, demokratik mücadele anlayışını, eylem çizgisini değiştirenler vardır solda. İşte bu sözünü ettiğimiz o "savaşçı" düşünceye, ruh haline sahip olup olmamayla ilgilidir. Ya bizim gibi kurşunlansalar, öldürülseler, o zaman ne yaparlar acaba?

Sonuçta, şu bir gerçektir ki, ülke gerçeğini yanlış ele alarak, devrimci politika sürdürülemez. Evet, bir politika yapılır; ama o devrimci değil, düzen içi politika olur. Ülkemiz gerçeği dediğimizde de bunun en ayırdedici yanlarından biri, siyasal bakımdan savaş gerçeğidir. İkinci olarak bu sorudan devam edelim isterseniz.

– Savaş gerçeği nedir?

Bu soruyu politik, askeri boyutlarıyla bir kaç aşamalı cevaplayabiliriz.

Birincisi, dünyada, ülkemizde olan hiçbir şey, sınıflar savaşının dışında değildir. Hiçbir partinin, kurumun, iktidarın, sınıfsal nitelik taşımayan politikaları, kararları yoktur.

Sınıflar, ideolojiler, partiler. sürekli bir savaş halindedir. Bir devrimci bunun her an bilincinde olmalıdır. Bir devrimci, hangi alanda, birimde çalışıyor olursa olsun, sürekli bir savaş içinde olma ruh haliyle davranmalıdır. Tüm arkadaşlar şunu bilmeli ki, sürekli savaş hali, bir tasvir, bir benzetme, bir mecaz değildir, gerçeğin kendisidir. Gerçekte olan budur; her gün, burjuvazinin şu veya bu şekildeki, ideolojik, politik, polisiye, faşist saldırıları altındayızdır. Ve sürekli bunlara kendi koşullarımız içinde uygun biçimlerde cevap vermek durumundayızdır.

Savaş gerçeği, sadece bu mücadelede silahların kullanılıyor olması değildir. Savaş gerçeği, sadece "şiddet" meselesi de değildir. Bunlar bir yerde sonuçtur. Şöyle diyebiliriz: Savaş gerçeği, Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısı meselesidir.

Bu sosyo-ekonomik yapının içinde kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle gelişmemesi vardır, emperyalizme bağımlılık vardır, faşizm vardır, faşizmin kurumsal niteliği, sivil faşist hareketler, ve kontrgerilla vardır...

Ülkemizdeki sınıflar mücadelesi, sadece yasal, demokratik planda ve barışçıl biçimlerde süren bir mücadele değildir. Kan içindedir. Silahlıdır. Karşı-devrim başından itibaren ve en yoğun biçimde silaha başvurmaktadır. Öyle de olmaya devam edecektir. Bunu kadro olsun, yönetici olsun, savaşçı olsun, taraftar olsun, kimse unutmamalıdır.

– Savaş gerçeğiyle düşünmek ne demektir?

Şu anda hangi alanda, birimde bulunuyor olursak olalım; savaş gerçeğiyle düşüneceğiz, savaşçı kültürüyle yaşayacağız. Neden? Çünkü aslında mücadele etmek, mücadelenin ihtiyaçlarına gerçek anlamda cevap verebilmek için, başka da bir yol yoktur.

Savaş gerçeğiyle düşünmek ve savaş kültürüyle yaşamak nasıl olacak denilirse? Elbette bunun somutlanması, pratiği üzerine belli şeyler söylenebilir, söyleyeceğiz de; ama en başta şunu belirtelim ki bu öncelikle bir ruh hali meselesidir. Yukarıda vurguladığımız şekilde kendini "sürekli bir savaş içinde" hisseden insan, o ruh hali içinde, her konuya o savaşın bir parçası olarak bakacaktır.

Her konuya!

Evet, doğru yaklaşımın sırrı buradadır. İdeolojik mücadeleye, kitle çalışmasına, bildiri dağıtımına, dergi satışına, eleştiri-özeleştiriye, kendi içimizdeki eksikliklere, zaaflara karşı mücadeleye, eğitim meselesine, kitap okumaya, film seyretmeye... kısacası akla gelebilecek her konuya ve yaşamımızdaki her şeye, burjuvaziyle savaşımız, iktidar hedefli devrim yürüyüşümüz açısından bakacağız..

Somutlayalım: Bir dernekte kendini nasıl gösterecek bu düşünme biçimi?

O dernekteki çalışmayı yöneten kadrolar bilecek ki; orası yasal bir dernek olsa da o derneğin faaliyetleri bir semtle, mahalleyle sınırlı olsa da o derneğin faaliyetleri açık ortada olsa da bütün bunlar herşeyin yasal, demokratik, barışçıl cereyan edeceği anlamına gelmez.

Bir dernek, ajan faaliyetlerine maruz kalabilir. Kontrgerilla saldırılarına maruz kalabilir. Dernekler yakılıp bombalanabilir. Derneğe veya dernek üyelerine karşı linç saldırıları gerçekleştirilebilir. Olabilirlik belirtmemiz lafın gelişidir. Bunlar, bildiğimiz gibi hepsi ülkemizde olan şeylerdir zaten.

Düşman acımasızdır. Dahası, iktidar savaşında egemen sınıflar dünyasında acıma diye bir duyguya, böyle bir kavrama dahi yer yoktur.

Burjuvaziyi iyi tanıyan bilir ki, burjuvazi, iktidarını, düzenini korumak uğruna, binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insanın ölümüne karar verebilir bir anda. O hümanist, sanatsever görünümlü burjuvalar, bütün ülkeyi bir anda işkencehaneye çevirmekte bir saniye bile tereddüt etmezler. Sami Türk'ün, (burjuva medya dünyasında çağdaş, uygar bir insan diye övgüler dizilen bir adamın) 19 Aralık'ın ertesinde televizyon ekranlarında "beklediğimizin altında bir zaiyattır" derkenki soğukkanlılığını kimse unutmasın. Savaş gerçeği işte budur.

Ülkemiz gerçeği açısından şu çok açıktır; sadece yasalarla sınırlı kalarak demokratik mücadele vermek, demokratik haklarını kullanmak, mümkün değildir.

Mesela; dernek kurma hakkı vermiş düzen. Sonra gelip diyor ki, ben bu hakkı verdim ama, canım istediği zaman gelir derneğini basarım. Sen bu keyfiliğe direnirsen, o zaman da polise mukavemetten tutuklanıyor, yargılanıyorsun. Yani aslında dernek kurma hakkını böylece ortadan kaldırıyor. O zaman bu yasal hakkı kullanmak için, belli noktalarda yasaların dışına çıkmak zorunludur.

Savaşçı kültür kendini işte burada gösterir. Derneği, dergi bürosunu faşizmin keyfiliklerine karşı gerektiğinde barikat kurarak savunmak, militan bir tavırdır. O militan, savaşçı ruh haline, anlayışına sahip değilseniz, dernek kurma hakkınızı savunamaz, hatta belli koşullarda kullanamazsınız bile.

Peki, bir dernek, faşizmin her türlü saldırılarına karşı nasıl direnebilir, nasıl mücadelesinin ve örgütlenmesinin sürekliliğini sağlayabilir.

Eğer dernekte doğru bir çalışma yapmıyor, insanları doğru şekillendirmiyorsanız, barikatlar kuramazsınız. Diyelim kurdunuz, bir kaç saldırıdan sonra derneğin faaliyetlerini sürdüremezsiniz.

Bunları yapabilmek, o savaş kültürünü bir şekilde kadrosundan taraftarına, sıradan üyelere kadar herkese aktarabilmektir.

– Savaş kültürüyle yaşamak ne demektir?

Savaş kültürünü, gerilla üzerinden somutlayarak ele alalım. Çünkü savaş, en tam hali ve askeri anlamıyla gerilla da somutlaştığına göre, bize savaş kültürü açısından da en iyi o örnek olabilir.

Gerilla kültürünün özü, en zor koşullarda savaşı sürdürmektir.

Gerilla, güçlerin eşitsiz, düşmanı fiziken ve askeri olarak alabildiğine güçlü olduğu koşullarda, insan iradesinin gücünü kullanarak, güçler dengesini tersine çevirmeye soyunan insandır.

Gerillanın bu zorunluluğundan ve koşullarından dolayı, bir çok şey orada daha köşelidir. Orada hataya yer yoktur. Hata katliamdır. Gerilla tarzını, savaşçı kültürünü belirleyen de bir yanıyla budur.

Her şeyden önce gerilla, yalnızca silah ya da çatışma demek değildir. O aynı zamanda bir kültürdür. Bir yaşam tarzı ve devrimci için bir çalışma tarzıdır. Dolayısıyla da örgütlenmede kitle çalışmasında, en başta da beynimizde içselleştirilmesi gereken bir tarzdır. Gerilla kültürü, aynı zamanda olaylar karşısında bir tavır alış, düşünüş, yorumlayış biçimidir.

Bu tarz, gerilla tarzı, neleri içeriyor, somut olarak bakalım?

Gerillanın asli işlevi nedir?

Cevap: Savaşmak.

Askeri anlamıyla savaşta neler amaçlanır?

Cevap: Düşmana darbeler vurmak, düşmanı rahatça hareket edemeyecek hale getirmek, planlarını bozmak, düşmanı psikolojik ve moral açıdan yıpratmak...

Peki, bunları tek tek ele alalım. Bunlar, bir dernek çalışmasında da geçerli hedefler, amaçlar değil mi?

Bir gecekondu semtinde devrimci bir örgütlenme yaratmak, bir direniş örgütlemek, o alandaki örgütlenmeden kadrolar, savaşçılar çıkarmak, düzen partilerinin etkisi altındaki binlerce insanı devrim saflarına kazanmak, bunların her biri düşmana bir darbe değil mi?

Bulunduğumuz yerdeki her devrimci eylem, kitleleri saran her devrimci gelişme, düşmanı psikolojik ve moral olarak geriletmez mi?

Her devrimci gelişme, düşmanın hareket alanını daraltmaz mı?

Burada bir noktayı hatırlatalım elbette; bunları söylerken, gerilla savaşıyla herhangi bir alandaki mücadeleyi özdeşleştiriyor değiliz. Bu farklı bir şey. Fakat biz burada bir şekillenişten, hayatımızın, devrimci mücadelemizin bütününü yönlendiren bir kültürden söz ediyoruz.

Görüleceği gibi, gerillayla mücadelenin diğer alanları arasında askeri siyasal hedefler açısından bariz olarak oluşan paralellikler vardır. Günlük yaşam ve mücadelenin, örgütsel ilişkilerin ayrıntıları açısından baktığımızda da aynı şeyi görmek mümkündür.

Gerilla zorluklar karşısında yılmamamaktır, (özellikle kır gerillasında zorlukları anlatmaya gerek yok, insanların doğal gördükleri hemen hiçbir şey yoktur orada.), gerilla atılganlıktır, gerilla savaşma cesaretidir, teslim olmama geleneğidir. Gerilla ilke ve kurallara bağlılıktır. "Bir defadan bir şey olmaz" sözüne, "kurallarda bu kadar katı olmaya gerek yok", "güvenliği bu kadar abartmaya gerek yok" sözlerine asla yer olmayan bir tarzdır, gerilla disiplindir, gerilla hiyerarşidir, gerilla yaratıcılıktır...

Tek tek ele alındığında elbette gerillalar zaafsız, hiçbir eksiği olmayan, zaaf taşımayan insanlar değildir; ama buna rağmen, gerillanın olduğu yerde, gerilla tarzı, savaşçı kültürü hakimdir. En tembeli de kurallar konusunda en gevşeği de en maceracısı da o tarzın gereklerine uymak zorundadır. Uymayana orada yer yoktur; çünkü kurallara, gerilla tarzına "uymama" konusunda tanınabilecek herhangi bir esneklik, herhangi bir liberalizm, gerillanın yok oluşuna kapı aralamaktır.

Şimdi orada böyle de bir dernekte farklı mı?

Aslında, savaşçı kültürü, en başta "orası gerilla, orada libaralizme, esnekliklere yer yok, ama burada öyle davranmaya gerek yok" şeklinde meşrulaştırdığımız düşünceyi mahkum etmektir.

Disiplinsizlik, her yerde disiplinsizliktir. Kuralsızlık her yerde kuralsızlıktır. Liberalizm her yerde liberalizmdir. Verdiği zararların biçiminde farklılıklar olsa da zarar, her yerde devrime zarardır. Savaşçı kültür, meseleye böyle bakabilmektir.

O zaman bir devrimcinin, hele ki bir kadronun, kadro adayının, disiplinli olması bakımından gerillada olmasıyla bir dernekte bulunması arasında fark olmaması gerekir. Emekçilik açısından, zorluklara katlanması açısından, kurallara uyma açısından bir fark olmaması gerekir, öyle değil mi?

Şimdi meseleye böyle baktığımızda, şunu da çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Kim ki, bulunduğu alanda, disiplini, kuralları küçümsüyor, kim ki, bulunduğu alanda liberalizmi dayatıyor ve sonra da "siz beni şurda görün esas" diyorsa, "ben aslında böyle değilim, başka yerlerde şöyle olurum" diyorsa, bilin ki, o temelsiz, altı boş bir konuşmadır. Gerçeklikle ilgisi yoktur. Belirttiğimiz gibi, devrimci her yerde devrimcidir, kurallar her yerde kurallardır. Devrimci çalışma tarzı, bulunulan yere göre değişmez. Bulunduğumuz alanlar, o alanda başvurulacak yöntemler, kurallar farklı farklı olabilir ama çalışma tarzımızın devrimci niteliği ve o tarzın muhteva olarak bir "gerilla tarzını" içermesi gerektiği, savaşçı bir anlayışla şekillenmesi gerektiği değişmez.

Burada üzerinde durduğumuz gerilla olup olmamak değildir. Gerilla gibi düşünüp yaşayabilmektir. Sorun savaşçı olmak değildir; her anımızda, her alanda, yaptığımız her işte, savaşçı bir kültürle düşünüp davranabilmektir.

Bürokrat çalışma tarzı, yüzeysel, geçiştirmeci, yaptığı işin sorumluluğunu üstlenmeyen, ayrıntılarını düşünmeyen bir görev anlayışı, memur anlayışıdır ve memurlar bir savaşçı olamazlar.

Memur, verileni yapar, ona kendinden bir şey katmaz. "Bana söylenmedi" diye, o işin önüne çıkardığı yeni görevleri üstlenmez. Yaptığı işe militan bir tarzı hakim kılmaz. Bu tarz, yaratıcılığı, üretkenliği öldürür.

Legal imkanlar, yasal hak ve özgürlükler, sonuna kadar kullanılmalı, ancak, onların geçici olabileceği de hiç unutulmamalı. Onların geçiciliği veya göreceliği, sadece mesela cuntalarla da ilgili değildir.

Legal alanda olmakla legalize olmak, farklı şeylerdir.

Devrimci çalışma tarzı açısından doğru ve zorunlu olan, legal imkanların kullanılmasıdır. Ancak legal imkanlardan yararlanmak farklı bir şey, tamamen legalize olmak ve legalizme teslim olmak, farklı bir şeydir.

Savaşçı kültüre sahip olmak, işleri, hangi ayrıntılara, hangi koşullara sahip olursa olsun bu mantık ve kültür çerçevesinde düşünebilmektir. Bu kültür nerede, hangi alanda, hangi koşulda olursak olalım, ne yapıyorsak yapalım, savaşı yüreğimizde, beynimizde hissedebilmek ve en önemlisi bunu yaşamak, yaşama geçirebilmektir.

Sevgili arkadaşlar, savaş kültürü legalite, illegalite meselesiyle de yakından ilgilidir. Önümüzdeki hafta da konunun o boyutunu işleyerek dersimize devam edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın.

***

İdeolojik mücadeleye, kitle çalışmasına, bildiri dağıtımına, dergi satışına, eleştiri-özeleştiriye, kendi içimizdeki eksikliklere, zaaflara karı mücadeleye, eğitim meselesine, kitap okumaya, film seyretmeye... kısacası akla gelebilecek her konuya ve yaşamımızdaki her şeye, burjuvaziyle savaşımız, iktidar hedefli devrim yürüyüşümüz açısından bakacağız...

*

Kim ki, bulunduğu alanda, disiplini, kuralları küçümsüyor, kim ki, bulunduğu alanda liberalizmi dayatıyor ve sonra da "siz beni şurda görün esas" diyorsa, "ben aslında böyle değilim, başka yerlerde şöyle olurum" diyorsa, bilin ki, o temelsiz, altı boş bir konuşmadır. Gerçeklikle ilgisi yoktur. Belirttiğimiz gibi, devrimci her yerde devrimcidir, kurallar her yerde kurallardır.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Savaşçı olmak, beyinde ve yürekte başlar

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Nis. 10, 2010 3:02 pm

Sevgili okurlarımız, Devrimci Okul'un öğrencileri, merhaba. Bu 30 Mart'ta, önceki tüm 30 Martlar'dan farklı bir yerdeydik; Manifestonun yazıldığı yerde, Kızıldere'deydik. Bunun coşkusunu sizlerle paylaşarak başlıyoruz dersimize. Paylaşacağımız sadece bu coşkuyla sınırlı da değil. Kızıldere'ye giden bakış açısını düşünelim şimdi. Bunun konumuzla bağını düşünelim. Tarihimiz boyunca bir bakın, yapılamaz denilen nice şeyi yaptık, girilemez denilen nice yere girdik, sonuç alınamaz denilen nice konuda zaferler kazandık... Abdi İpekçi gibi, sıradan bir oturma eylemi olarak başlayan eylemlerden direniş destanları, Edirne gibi, bir basın açıklaması olarak başlayan eylemden, militan bir direniş örneği yarattık. Bu tarih, savaş kültürü olmadan, savaşçı bir kültüre sahip olmadan yazılabilir miydi? Bizi bugün Kızıldere'ye götüren de bu kültürümüz, bu ruh halimizdir.
Evet, Savaş Kültürü başlıklı dersimizin ilk bölümünde, savaş gerçeğinin ne olduğu, savaş gerçeğiyle ve savaş kültürüyle yaşamanın ne demek olduğu, her devrimcinin "savaşçı" olup olmayacağı çerçevesinde, savaşın aslında hayatın her alanında ve sürekli varolduğunu, bir savaşçı gibi düşünmeden mücadelenin sürdürülemeyeceğini ortaya koymaya çalıştık. Dersimize savaş kültürünün disiplinle, bulunulan alanla, yoldaşlık ilişkileriyle, eleştiri özeleştiriyle bağını kurarak devam edeceğiz.
Şunu bir kez daha net olarak ifade etmiş olalım: Savaşçı bakış açısı, düzenle, düzenin ideolojisiyle, düzenin empoze ettikleriyle her alanda, her anda savaş halinde olmaktır. Legalizm kültürü ve savaşçı kültür iki ayrı bakış açısının, iki ayrı stratejik düşünüşün ifadesidir. Bu noktada soralım:

– İki bakış açısı birbirinden nasıl ayrılır?

Legal alanda çalışmak, faaliyet yürütmek farklı bir şeydir, kafaların legalizme teslim olması, legalizme göre şekillenmesi ise farklı bir şey... Aynı şekilde, yasal mücadele içinde olunması farklı bir şeydir, beyinlerin yasalcılığa göre biçimlenmesi farklı bir şey...
Marksist-Leninist bir örgütün insanları, halkın kurtuluşunun silahlı mücadeleden geçtiğini ve barışçıl mücadele biçimlerinin de silahlı mücadeleyi tamamladığını bilirler. Her iki biçimdeki mücadele de devrimcidir. Her iki alanda mücadele de aynı militan ruh halini gerektirir.
Bir devrimci için mesele, hangi alanda olursa olsun, bir savaşçı gibi düşünmek ve davranmaktır. Dağda da dernekte de disipline, aynı anlayışla, aynı sorumlulukla yaklaşmaktır.
Demokratik, legal alanda çalışan bir devrimci de doğal olarak silahlı mücadele perspektifine sahip olacaktır; ama bu yetmez, silahlı mücadele perspektifine değil, bizzat silahlı mücadeleyi yürütme ruh haline ve kültürüne, yani savaşçı kültüre sahip olması gerekir. Bunun anlamı nedir; bu, "gerilla gibi" disiplinli olmak, "gerilla gibi" güçlüklere, imkansızlıklara teslim olmamak, "gerilla gibi" her eylemiyle düşmana vurmayı amaçlamak, "gerilla gibi" yaratıcı, üretken, inisiyatifli olmaktır.
Kitleleri örgütlemek, hantal, beklemeci, ertelemeci bir anlayışla mümkün müdür? Elbette hayır. Kitleleri örgütlemek, yasalcılığa, legalizme teslim olarak mümkün müdür? Onun cevabı da hayırdır. Kitle çalışmasında da her eylemden sonuç almayı hedefleyen savaşçı kültürle davranılmalıdır. Zaten öyle bir savaşçı ruha sahip olmadan kitleleri örgütleyemeyiz.
Savaşçı kültür, bulunduğumuz alandaki çalışmaya nasıl baktığımızı da belirler. Dayı'nın şu sözlerini hatırlayalım:
"Silahlı mücadele perspektifini benimsemiş bir kadronun kitlelere bakışı, örgütlemesi, eğitimi, propaganda ve ajitasyonu, olanakları değerlendirmesi vb. gibi her şey silahlı savaşın ihtiyaçlarına göre belirlenir. Silahlı savaşı benimsememiş olanlar, bu ihtiyaçları hissedemez ve göremezler. Ve bunların pratiğini, kitlelerin güncel, ekonomik-demokratik sorunları doldurur. Görünüşte silahlı mücadeleyi fiili olarak uygulayanlar da, diğer mücadele biçimlerini hayata geçirenler de aynı örgütün kadrolarıdırlar. Gerçekte ise birbirlerini tamamlayan, temel mücadeleyi güçlendiren bir perspektifle çalışmadıklarından, aynı havayı solumamaktadırlar."
Aynı havayı solumamızı sağlayacak temel unsurlardan biri işte bu savaşçı kültürdür. O kültür kendini bazen çok küçük ayrıntılarda gösterir. Legal alanda savaşçı kültür, mesela derneklerimizin meşruluğunu savunmaktır; o-ligarşinin polisinin keyfi baskınlarına barikatlarla direnmektir... Sabah erkenden kalkıp, derneklerimizi erkenden açmaktır savaşçılık... Reformizmin derneğiyle, devrimcilerin derneğinin farkı budur... O derneğini 10'da, 11'de açar, hiç açmaz... Savaşçılık, tüm demokratik kurumlarda üretkenliktir, dinamikliktir, örgütleyiciliktir, militanlıktır...

– Bir uyarlama ve kıyaslama yapsak...

Savaşçı kültürü somutlamak için şu soruları sorabiliriz kendimize: Gerilla (ister kırda, ister şehirde olsun) nasıl yaşar, nasıl düşünür, sorunları nasıl ele alır, disiplini nasıl ele alır?.. Ve aynı soruları bu defa kendimize sormalıyız. İşte bu sorular ve cevaplar, kendimizin savaşçı kültür açısından nerede olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini de bize gösterir.
Şimdi en genel hatlarıyla o yaşama şöyle bir bakalım:
Canı istediğinde istediği yere gidemez, istediği zaman köylere gidemez, her zaman bir evde kalamaz. haftalarca aylarca hatta yıllarca arazide yatıp kalkar... Gerektiğinde uzun süre, birkaç lokma yemek, birkaç yudum suyla idare etmek zorundadır. Hemen her daim, sırtında ağır bir yükle dolaşmak zorundadır. Yeri gelir, günlerce uykusuz kalır. Aylarca banyo yapamayabilir. Gazete, televizyon yoktur yaşamında. Aileleriyle görüşemez, mektuplaşamaz yıllarca. Soğuk, sıcak, yağmur, kar, bunların hiçbiri faaliyetlere engel olamaz. Gerilla, tek başına kaldığı koşullarda dahi, mücadelesini sürdürebilecek bir iradedir.
Şimdi bütün bunların biçimi değişebilir ama, özü itibarıyla, bunların hepsi, bir şekilde her alandaki militanların yapması gerekenler değil mi?
Savaşçı, kafasına estiği zaman yatıp, kafasına estiği zaman kalkamaz. Peki demokratik alanda mücadele eden bir devrimci öyle yapabilir mi sizce?
Savaşçı, her eylemini titizlikle, kılı kırk yararak hazırlar? Demokratik alanda farklı mıdır peki?
Biraz daha devam edelim soru ve cevaplara. Gerilla ne yapar? Saldırılardan korunmak için yöntemler geliştirir? Başka, düşmana yeni darbeler vurmak için yoğunlaşır... Yeni yöntemler geliştirir. Aynısı demokratik alanda da geçerli değil mi? düşmanın saldırıları karşısında elbette demokratik alandaki insanın da alacağı önlemler vardır, aynı şekilde, bir mahalle derneği bile, düşmana yeni darbeler vurmak üzerine düşünür, düşünmelidir.
Diyelim ki bir eylemde polisin engellemesiyle karşı karşıyayız; Birinci yaklaşımda "Ne yapalım olmadı" diye bakılır. Savaşçı bakış açısından bakan ise, bunu kabul etmez. O, böyle bir sonuçla karşılaşmamak için daha baştan önlemlerini alır, eylemin hazırlığını ona göre yapar. Bir gerilla gibi, eylemi yapmak, başarıya ulaştırmak, herkesin güvenlik içinde dağılmasını sağlamak için planlarını yapar.
İnsanlar eyleme nasıl götürülecek, polis ne tür engellemeler çıkarabilir, onları nasıl aşacağız, saldırı olursa ne yapacağız, barikat veya işgal veya başka bir şey yapacaksak nasıl yapacağız... Evet, herhangi bir birimdeki, bir dernekteki sorumlu, yönetici de tıpkı savaşın içindeki bir "gerilla komutanı" gibi düşünmelidir.
Elbette düşmanın saldırısına karşılık vermenin biçimleri, araçları farklıdır ama özü aynıdır, mantığı aynıdır ve ruh hali aynıdır. Bunu unutmayalım.

– Savaşçı kültüre göre disiplin nasıl şekillenir?

Dersimizin ilk bölümünde de kısmen vurguladık; Gerilla gibi bir disipline sahip olmak, savaşçı kültür içinde temel bir öneme sahiptir
Bu disiplinin temeli nedir?
Önce yine şuna bakalım: Gerillada disiplin nasıl şekilleniyor?
Disiplin, gerilla için hayati öneme sahiptir. Bunu mecazi anlamda değil, gerçek anlamda söylüyoruz. Açık ki; gerillada bir tek disiplinsizlik, o birimdeki, birlikteki tüm savaşçıların hayatına malolabilir.
Öyleyse, savaşçı bir disiplin anlayışının ilk kuralı, "bir defadan bir şey olmaz" diye bir şey olamayacağıdır. Çünkü savaş gerçeği içinde, zaten "ikinci defa" olamayacaktır.
Peki bu, başka alanda geçerli değil mi? Başka bir alanda, ucunda infaz, katliam yok diye, "bir defadan bir şey olmaz" diye, "ucunda ölüm yok ya abartmaya gerek yok" diye, "Biz demokratikteyiz, bu işi yarın da yapsam olur" diye, disiplinsizlikler meşrulaştırılabilir mi?
Sıradan bakış bu soruya evet cevabı verir, savaşçı kültür, kesin olarak hayır der.
Savaş, legal-illegal, silahlı-silahsız birbirini tamamlayan bir bütündür. Dolayısıyla, bir örgütün bir alanında sıkı bir disiplin, bir başka alanda liberalizm ve gevşeklik olamaz. Olursa, o örgütün bir yanı aksıyordur. Dolayısıyla o örgütün yürüyüşü de topal bir yürüyüş olacaktır.
Öyleyse, savaş kültürüne uygun bir disiplini nasıl sağlayacağız?
Bir: Net ilkeler, kurallar koyacağız.
İki: Bunları denetleyeceğiz.
Üç: Teorik politik eğitimle disiplinin içselleştirilmesini sağlayacağız.
Dört: İhlaller halinde belli yaptırımlar, cezalar uygulayacağız.
Beş: Gönüllülük temelinde katılımı sağlayacağız.
Örgütün bir talimatının savsaklanması, tecrübelerin ürünü olan talimatlara, kurallara, şüpheyle yaklaşılması, herkesin kendi deneyini yaşamakta ısrar etmesi, kararların tartışılması, o alanda, birimde disiplinsizliği, moralsizliği, yapılan işlerden sonuç alınamamasını, gelişme sağlanamamasını beraberinde getirir.
İyi biliyoruz ve tecrübelerimizle de sabittir ki, disiplinsizlik, sadece bir kural ihlali meselesi değildir.
Disiplinin yokluğu veya zayıflaması, orada rehaveti, iç sorunları, çekişmeleri, laçkalığı, liberalizmi, moralsizliği, savaşçı ruhtan uzaklaşmayı da beraberinde getirir.
Savaşçı disiplin, gönüllülük temelindedir. Çünkü devrimcilik de, gerilla olmak da gönüllülüktür. Ancak gönüllülük temelinde olması, istediğine uyup istediğine uymama anlamına gelmez. Tersine, devrimciliğe, gerillaya gönüllü olmuşsak, onun gereği olan katı disipline de harfiyen uymaya baştan gönüllü olmuşuz demektir. Israr edilen, müzmin disiplinsizlikler, o gönüllülüğü tartışılır hale getirir.

– Siz beni gerillada görün! Diyene nasıl bakmalıyız?

Savaşçı, militan bir kültür ve çalışma tarzı açısından yapılan eleştirilere, "milis, gerilla olunca bunları aşarım" düşüncesi doğru değildir. Bir devrimci, savaşçı kültürünü, savaşçı olmadan da benimseyip uygulayandır. Bu çalışmamızda zaten döne döne bunu vurgulamaya çalışıyoruz.
Gerçek şudur ki, eğer mücadelenin hakkı verilecekse, örgütlenmenin, kitle çalışmasının, eylemlerin hakkı verilecekse, demokratikte de hiçbir şey kolay değildir. Gerilladaki fedakarlıkların, güçlüklere göğüs germe mücadelesi ve iradesinin aynısı gerekir bu alanda da. Her alanın kendine özgü yanları vardır ve fakat zorluklar, imkansızlıklar, oligarşinin çıkardığı engeller, baskılar, takipler, her alanın ortak özelliğidir. Bu nedenle de hangi alanda olunursa olunsun, sorunları çözüp, engelleri aşıp orada mücadeleyi ve örgütlenmeyi büyütmek, savaşçı bir kültüre sahip olmadan mümkün değildir.
Tercihini yapmış bir devrimci şu alanda olurum, bu alanda olmam, şu işi yaparım, bu işi yapmam demez. Dememelidir. Aynı şekilde, onun için ilkeler, kurallar, disiplin anlayışı bulunduğu alana göre değişemez.
Her alanda "gerilla gibi" bir disiplin anlayışını oturtursak, o alanda herşey çok daha sistemli ve hızlı gelişecektir.
Önceki bölümden hatırlanacağı gibi, savaş kültürünü belli bakımlardan gerilla kültürüyle özdeşleştirerek ele aldık. Çünkü elbette savaş, asıl olarak orada somutlanır.
Gerilla, tanımıyla, yaşamıyla, en başta, her türlü zorluğa, yokluğa yoksunluğa meydan okumaktır. Ve işte bu yüzden, gerilla olsun olmasın, her devrimcinin o kültürle donanması şarttır.
Gerilla, düzen yaşamından kesin bir kopuştur. Ki bu da, her devrimcinin yapması gerekendir.
Gerilla, savaşı, 24 saat boyunca hissetmek ve yaşamaktır. Gerilla kendisine, düşmana ve doğaya karşı savaşı birleştirendir. Ve bunlar da hangi alanda, hangi zamanda olursa olsun, her devrimcide olması gerekendir.

–Savaş kültürü olmadan bu gelenekler yaratılabilir miydi?

Tarihimiz çatışmalarla doludur. Düşmanla hep çatıştık, uzlaşmadık. İhanetlerle, sapmalarla hep çatıştık, uzlaşmadık, kendimizle hep savaş içinde olduk, olumsuz, geri yanlarımızla uzlaşmadık.
Her koşulda, düşmanın her türüyle tereddütsüz çatışabilmek, en başta bizim ideolojimize güvenimizin, ikinci olarak da iktidar iddiamızın ifadesidir.
Savaşçı kültür, en somut ifadesini "Çatışma Kültürü"nde bulur.
Gerilla, elinde silah eylem yapar, çatışır, savaşır. Savaşmadığı zaman ise, yine elinde silah, savaşa hazırlanır. Yani sürekli bir çatışma ve çalışma halindedir.
Devrimci de sürekli çatışma halinde olmak durumundadır. Her türlü düşmanla, düşmanın her biçimiyle kesintisiz savaş içinde olmalıdır.
Faşizm altında, düşmanın şiddete başvurduğu ve ezilenlerin de şiddete başvurmak zorunda olduğu bir ülkede, savaş, kurallarla yürür. O kurallara can verecek olan ise, insandır, kadrolar, kadro adaylarıdır en başta. Eğer kadrolar ve kadro adayları, savaş kültürüyle donanmamışlarsa, o kurallara can veremez, savaşın gereklerini yerine getiremez, yürüyüşü sürdüremezler.
Savaşçı kültürü yaymak, geliştirmek için, gerillanın cüretini, fedakarlığını, kuşatma altında direnme çatışma geleneğini her alana ve her Cepheli'ye yaymalıyız.
Zulmün her biçimdeki saldırıları karşısında direnme geleneği, devrimci hareketin tarihiyle özdeşleşmiştir. Kuşatma altında, hemen direnişe geçmek, barikatlar kurmak, herşeyi silah yapmak, ölüme tilili çekmek, kurşunlar altında marşlar söylemek, duvarlara kanlarıyla yazılar yazmak, kuşatılmışken, "asıl siz teslim olun" diyebilmek, bizim geleneğimizin simgeleridir. Demokratik a-landa da bir şekilde kendini göstermiştir bu direniş geleneği. Dergi bürolarına, derneklere, mahallelerimize yönelik saldırılar karşısında gerçekleştirdiğimiz direnişler de bu geleneğin bir uzantısıdır. İşte demokratik alandaki bu direniş çizgisi ve geleneği de her alandaki mücadeleye devrimci bir savaş kültürüyle yaklaşmamızın sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bu bakış açısına sahip olmayanlar, benzeri saldırıları yaşamış olsalar da yıllardır bizim gibi tek bir geleneğin sahibi olamamışlardır.

– Savaş kültürüne dair bazı yanlar:

Savaş kültürü, idare-i maslahatçılığı, statükoculuğu reddeder. Savaşçılıkla, statükoculuk çelişir. Bulunduğu alanda statüko oluşturanlar, gerilemeye mahkumdur.
Gerilla kültüründe "olmuyor", "olmaz", "yapamıyorum", "yapılamaz" yoktur. Ne yapılıp edilecek ve yapılacaktır. Buna ne imkansızlıklar, ne parasızlık, ne hastalıklar engel olamaz. Özü, gerçekten de devrimciliğin bir savaşçılık olduğunu içselleştirmek ve bir savaşçı kültürüyle yaşamaktır. Diyelim hastasınız, ama savaş, insanı diri tutar. Eğer her hücrenizde, her saniyenizde burjuvaziyle o savaşı içinizde hissediyorsanız, o size ihtiyaç duyduğunuz dinamizmi sağlayacaktır.
Savaş kültüründe küçük iş, büyük iş, önemli iş, önemsiz iş ayrımı yoktur. Nöbet tutan da en önde çarpışan da savaşçılara su bulup getiren de sığınak kazan da eğitim veren de aynı önemde işler yapmış olmaktadır.
Gerilla, her imkanı değerlendirmektir. O yüzden gerillanın "çıkınında" zamanı gelince lazım olacak nice şey vardır. Evet, hayata genel olarak böyle bakmak gerekir. Herşeyi mücadele için nasıl değerlendiririm şeklinde bakmak gerekir.
Son olarak şu yana da değinelim. Savaşçı kültür, yoldaşlıktır. Paylaşımdır, sahiplenmedir, vefadır. Bunlar, gerillanın doğasında vardır ve "savaş kültürü" bunu da hayatın her alanına yaymayı gerektirir.
Devrimcileşmek, militanlaşmak, savaşçı haline gelmek, savaş kültürünü bir çalışma tarzına dönüştürmek için kendimizle çatışmak zorundayız. Eleştiri-özeleştiri de aslında bildiğimiz gibi, bir savaştır. Savaş kültürünün bu konuyu dışta bırakması bu anlamda söz konusu olamaz. Eleştiri-özeleştirideki savaş kültürü nasıl somutlanır? Sadece eleştiri yapıp bırakmakla, bu çatışma devrimci bir tarzda geliştirilemez. Bir savaş neleri gerektiriyorsa, bu mevzideki savaş da aynı şeyleri gerektirir. Emek, plan, sabır, cesaret...
Sosyalist insanın, yeni insanın doğduğu, geliştiği ve olgunlaştığı yer, savaşın içidir. Savaş kültürünü içselleştirmek yeni inkanı ve sosyalist insanı yaratma mücadelesinden ayrı değildir.
Çünkü aslında, gerillanın üstlendiği misyonu yerine getirmek için de, "sosyalist insan"da somutlanan bir kişiliği hakim kılmak, zorunludur.

– Sonuç: Devrim elinde silah olsun veya olmasın, beyniyle ve yüreğiyle ‘savaşçı' kadrolar istiyor

Savaşçı kültürü değil, düzen içi solculuk hakim olursa, gerilla tarzının yerine küçük-burjuvazinin alışkanlıkları hakim olursa, o mücadelenin devrim yönünde gelişemeyeceğini başından söyleyebiliriz.
Sınıflar mücadelesinin zorlu ve katı koşullarda sürdürülmek zorunda olunduğu bir ülkede, savaş kültürüne sahip olunmadan, bu mücadelenin ihtiyaçlarına cevap vermek mümkün değildir.
Savaş kültürü, elbette buraya kadar ortaya koyduğumuz gibi, disiplindedir, ilkeler ve kurallardadır, direniş ve çalışma tarzındadır ama en önemlisi, o kültür, beyinde ve yürektedir. Her Cepheli'nin en başta beyni ve yüreği savaşçı olmalı. Savaşçı gibi düşünmeye, savaşçı gibi hissetmeye başladığında, gerisi doğru bir biçimde gelir.
Devrim, yalnızca gerillada değil, hayatın her alanında savaşçılara ihtiyaç duyuyor. Ekonomik demokratik mücadelede, sendikalarda, sanat alanında, yoksul gecekondu semtlerinde, aydınlar arasında, kısacası her yerde savaşçı kadrolara ihtiyaç duyuyor devrim.
Daha önceki bir yazımızdan aktaralım: "Gerillacılıkta başarının koşulları neye bağlıysa, legal alanda da başarının koşulları aynı şeye bağlıdır. Gerillanın elinde silahının olması, diğerlerinde olmaması, onların aynı savaş kurallarına, aynı savaş yasalarına bağlı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. ... Fark yalnızca kullanılan silahın, başvurulan araç ve metodların çeşidindedir."
Savaş kültürünü hakim kılmak, kadrolarımızı, kadro adaylarımızı o kültürle yetiştirmek, "olursa iyi olur" diyebileceğimiz bir şey değil, kesin bir zorunluluktur.
Bunun sağlanamadığı yerde, stratejik çizgiden ve hedeften uzaklaşmak, legal kafa yapısının giderek hakim hale gelmesi, kaçınılmazdır. Böyle bir durumda, elbette devrimci çalışma tarzının yerine, revizyonist, reformist tarza benzeyen çarpıklıklar çıkar ortaya.
Sevgili arkadaşlar, dersimizi burada sonuçlandırıyoruz. Her alanda her zaman savaş içinde olalım. Sonraki dersimizde görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.








Başka bir alanda, ucunda infaz, katliam yok diye, "bir defadan bir şey olmaz" diye, "ucunda ölüm yok ya abartmaya gerek yok" diye, "Biz demokratikteyiz, bu işi yarın da yapsam olur" diye, disiplinsizlikler meşrulaştırılabilir mi?







Savaşçı disiplin, gönüllülük temelindedir. Çünkü devrimcilik de, gerilla olmak da gönüllülüktür. Ancak gönüllülük temelinde olması, istediğine uyup istediğine uymama anlamına gelmez. Tersine, devrimciliğe, gerillaya gönüllü olmuşsak, onun gereği olan katı disipline de harfiyen uymaya baştan gönüllü olmuşuz demektir. Israr edilen, müzmin disiplinsizlikler, o gönüllülüğü tartışılır hale getirir.





Gerilla kültüründe "olmuyor", "olmaz", "yapamıyorum", "yapılamaz" yoktur. Ne yapılıp edilecek ve yapılacaktır. Buna ne imkansızlıklar, ne parasızlık, ne hastalıklar engel olamaz. Özü, gerçekten de devrimciliğin bir savaşçılık olduğunu içselleştirmek ve bir savaşçı kültürüyle yaşamaktır.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Devrim İçin Devrimci Okul

Mesaj  Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz