Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

Kapitalizmin Ürünü; Dedikodu Kültürü

Aşağa gitmek

Kapitalizmin Ürünü; Dedikodu Kültürü

Mesaj  Misafir Bir Çarş. Tem. 21, 2010 1:21 pm

Bireysel Bencil Yaşam ve Dedikodu Kültürünün Panzehiri; Halk Meclisleridir.Kapitalist modernitenin kendine göre bir ekonomi bakışı ve yaşam tarzı vardır;



dünya ekonomik dengelerini elinde tutmak için yaratmış olduğu ve hâkimiyetine aldığı devletçikleri sömürür ve içerisindeki halklarını da suni gündem maddeleriyle uğraştırıp, birer asalak toplum haline sokar ve esirleştirir. Dünya insanlığına sunduğu yaşam modeli de; bireysel bencil yaşamdır. Bu anlamda en etkin silahı da, insanlar arasında çelişki yaratarak, doğal sorunlaşma ve tartıştırmaya zenim sunmasıdır. Çelişkinin nedeni; önce sorunlaşan ve tartıştırılan, böylelikle sorunun gerçek kaynağına gitmeden, sorunu bilmiyormuş gibi yaparak, uğraş da çöz bu düğümü” ikilemini halklara yaymaktır. Kapitalizm, ekonomik olarak esir aldığı hakları para sevdasına iter ve kendine yabancılaşan, kişiliksiz ve asalak tipli toplumlar oluşturur. Kişinin gözü, temelde para kazanma anlayışında olduğu için günü birlik konuşmalardaki sohbetlerde bile, ne konuştuğunu ve neden konuştuğunu bilmeden, birden kendisini suni olan tartışmaların ortasında bulur. Birisi şöyle bir diğer böyle söylüyor derken, kendisi de kulaktan dolma bilgilerini yalan yanlışına bakmadan aktarmaya çalışır. Şuanda kapitalizmin girmediği neredeyse tek, saf ve temiz alan kalmamıştır. Bölgelere göre bu değişse de, dünyanın genelinde hem maddi değer, para, hem de ilahi değer, Tanrı inancının hüküm sürdüğü her yer, birey ve topluluklar bu çarkları yağlamaktan kurtulamamışlardır. Ve her geçen günde de insanlık, düşünen bir varlık olmaktan çıkmış ve insani tüm değerlerini yitirerek, ilk insanlardan olan homo-neandartellere bürünerek bireysel yaşamda ısrarını sürdürmüş ve gerinin gerisi konumuna kendisini düşürmüştür. -Kapitalist uygarlığın bilim odalarında oluşturduğu batı felsefesinin bir ürünü olan bencil bireysel yaşam tarzının aşılması, mevcut dedikodu kültürünün hepten yok olması anlamına gelecektir ki, bu da ancak halk meclislerinin oluşumu ve hakikat rejimi ile mümkündür.


Görünüşte dedikodu kültürünü yayan ve hatayı yapanın halk olduğu ortaya çıkıyor gibi görünse de, asıl suçlunun bu insanları bu hale koyan batı felsefesinin yürütücüsü olan kapitalist uygarlık temsilcileri olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Beyni esir olan hiçbir birey kendi başına karar veremediği gibi batı felsefesinin yaşam tarzından istese de kurtulamaz, çünkü bencil bireysel yaşam, kişinin zihnine sözde ‘rahatlığı’ enjekte ettiği için, tatlı gelir. İçinde yaşamış olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisi ve Kürdistan Coğrafyasında yaşayan hiçbir insan yoktur ki, dedikodu kültürüne bulaşmış olmasın. (Aslında bu sorun sorunlaştırılan Ortadoğu’nun tamamında yaygındır ve ondandır ki, Ortadoğu halkları blöfçüdürler)Kürdistan Coğrafyasına göre Türkiye’nin durumu daha da içler acısıdır, çünkü batı illerinde yaşayan aileler daha çok, Avrupa batı kültürüne özenmiş ve neredeyse tümüyle kendine yabancılaşmıştır. Kürdistan’ın durumuna bakılacak olunursa; Kürdistan da hala ümit vardır, çünkü bu coğrafya da hala Kürt kültürü kendisini her alanda gösterip dayatıyordur. -İnsani değerlerin öyle kolay kolay aşılacağının imkansız olduğu, buraların uygarlıklara beşiklik etmesinden ileri geliyor-. Türkiye de bir oğul veya kız daha 18 yaşına girmeden ailesinden ayrılıp bir ev tutabiliyorken, Kürdistan coğrafyasında komünel yaşamın belirtileri olan birlikte yaşam oldukça belirgin, saf ve temizdir. Türkiye halkları, batı özentisini bitirip bencil bireysel yaşamda, adeta batı Avrupa’sını aşan bir düzeyde kendine yabancılaşmışken, Kürdistan coğrafyasında yeni yeni Türkiye’ye özenti, yani Antep ve sonrası kültüre özenti başlamıştır. -Bu özenti doğal olarak geçiyor. Çünkü mevcut sömürgeci sistem Antep’te neredeyse küçük İstanbul yaratma peşindedir. Sömürgeci mantık tarafından her türlü yoz yaşam olanakları, şu sıralar Antep’te yaşamsallaştırılıyor, göstermelik bir iki fuhuş baskını da makyaj ve perdeleme olarak kullanılıyor. Urfa’nın ileriki yıllarda Kerkük ve Musullaşacağı gibi, Kürdistan coğrafyasının da İstanbul’u, yani yoz yaşamı, Antep’te çoktan hayata geçirilmiş görünüyor-.

Kürtler, mevcut statükocu güçlerin baskı, zulüm ve katliamlarından kurtulmak için metropollere göç etmek zorunda kalmışlardır. Metropol yaşamı ile Kürdün binyıllardır sürdürmeye çalıştığı ve ödün vermediği komünel yaşamı arasında uçurum olduğundan, Kürt halkı bu özentiye zorunlu ve doğal olarak geçişe başlamıştır. Bu özenti böyle giderse metropolden Kürt coğrafyasına (akrabalık bağlarından dolayı) mecburi geliş gidişler yapan halktan dolayı, bir yirmi yıl sonra tamamıyla Kürt coğrafyasını da esir alacak ve insanlar arası sorunlar konuşulmaya bile gerek kalmayacaktır. Metropol yaşamının getirdiği dedikodu ve bencil bireysel yaşam sonucunda; konuşacak, dertleşecek bir insan ve birliği olmayacaktır.

Bir ailede bile kişi ergenlik çağından itibaren bencil ve bireysel yaşama geçişin özlemiyle yaşının dolmasını bekliyorsa, bir bütünen içinde yaşamış olduğu toplum zihninin bu yönde olduğu ve iflası gerçeği ortaya çıkıyor demektir. Komünel yaşamdan uzaklaşıp, hızla batının bencil bireysel yaşam özentisinin içerisine giren her bir birey, doğal olarak dedikoduyu uygular ve çok normalmiş gibi yaşamının geri kalan diğer kısımlarına da yayar.

Dedikodu kültürünü açıklamak için, zorunlu olarak biz Kürtlere dayatılanların bir sonucu olan toplumsal gerçekliğimizden yol alarak bir açıklama yapmak ve bu örneklemeyle asıl sorunun, aslında yüzyıllardır egemenlere karşı sayısız isyanlar geliştiren ve bu isyanlar sonucunda imha, inkâr, katliam, sürgün, açlık ve yokluğun getirmiş olduğu bir dedikodu kültürünün doğuşunu anlatmaya çalışacağım.

Kürtler; Emevi, Abbasi, Osmanlı imparatorluğu, Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin baskısı sonucunda neredeyse yok olmayla yüz yüze kalmıştır. Bu devlet ve imparatorlukların yönelmeleri sonucu, Kürdistan toplumuna dayatılan siyasi anlamda sömürgecilik, ekonomik anlamda açlık, işsizlik, yoksulluk ve talan, kültürel olarak asimilasyon ve soykırım, askeri olarak da işgal yaşanmış ve Kürt zihni bin yıllar boyunca dumura uğramıştır. Bu imha ve inkâr altında yaşam sürmeye çalışan Kürt, onurlu olarak direniş sergilemek istese de, ölüm korkusu sonucunda ve geçmiş katliamların anlatımları yüzünden kabuklarına çekilmiş ve çoğu yerde direnişler sonrası, en son hayatta kalma çaresi olan onursuzluğu kabul ederek, egemenlere boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Bu boyun eğmeleri direnişin en son safhalarıdır. Çünkü Kürt, hiçbir zaman mücadelesizliği baştan kabullenerek seçenekler arasına teslimiyeti almamış ve teslim olmamıştır. Kürtlerin nüfusunun şuanda 40 milyon civarında oluşu; her an ve saniye egemenlere karşı direniş halinde olmalarındandır. Neden bir Arap ve Türk nüfusu bu kadar çok da, 13 bin yıllık bir geçmişi olan Kürdün nüfusu az, diye bir soru sorulursa, bunun cevabı belli ve Kürdün onurlu direnişlerinden ileri geliyor olduğu sonucu, ortaya çıkar. Matematiksel bir hesaplamaya bile gidilse, gelen baskılar sonucunda hiçbir şekilde direniş olmasaydı, bugün Kürt nüfusu yaklaşık olarak 250 milyon civarındaydı. İsteyen eline hesap makinesini alsın ve tarihlerdeki nüfuslara ve egemenlerin yönelimlerine bakarak hesaplamasını yapsın. Ne Arap, nede Türk halkları, din’in yayılışı sırasındaki yanlış politikalara ve işgallere karşı baş kaldıramamış ve kısmi, küçük ve sönük direnişlerin dışında, bir bütünen zor olan onursuzluğu kabul etmişlerdir. Ancak Kürt her türlü zora dayalı sistemleri kabul etmeyerek sonsuz direnişler gerçekleştirmişlerdir. Bugün tüm devletlerin yönelimleri olduğu ve Kürtler üzerinde denenmesi gibi, yüzyıllar öncesinden de ilk deneme Kürtler üzerinde gerçekleşmiştir. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında, komutanların İslam dinini kabul etmeyen ve direnen halklara karşı uyguladığı katliam yönelimlerinin olması sonucu Kürdistan Coğrafyasında büyük bir kıyım ve soykırım başlatılmıştır. Bu komutanlar, sözüm ona Müslümanlığı Mezopotamya’ya yayma adına, fetihler (işgal) gerçekleştirirken yine ilk dayatmayı topyekûn Kürt ve Kürdistanlı halklara yapmışlardır. Baskı altında inleyen halk onursuz olmuştur. Öyle oldu ki, Arap’tan daha çok Arap kesilmeye ve ondan daha çok Kur-an okumaya çalışmış ve başarılı olmuştur ki, sonuçta da Selahaddini Eyyübi gibi büyük din adamları ve âlimler yetiştirmiştirler. -Bir bireye ölüm ve mahalle baskısı karşılığında dayatmada bulunursan, istisnalar dışında direniş gelişmez ve boyun eğer. Kişi, sonrasında da düşmanına gülücükler atarak sadık olduğunu, “aman beni öldürmesin, biraz daha uzun yaşayayım” düşüncesiyle mevcut egemen yapıya teslim olur. Varsa Kürdün onursuzluğu ve hainliği, o da kendi halkına karşıdır. Bunun nedeni de, bin yıllardır katliamlardan geçirilişidir. Tüm bu katliamlar, Dedikodu kültürünün gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.

***
Dejenere olmuş birey, toplum ve toplulukların özünde dedikodu kültürü yatmaktadır. Bir aile içerisinde veya evimizin dışında; mesela kurum, kuruluş, dernek, parti, sivil toplum örgütlerinde yaşanan her hangi bir olaya o anda bir çözüm bulamazsan, o konu ileriki saat ve günlerde, hatta aylar ve yıllarda tartışılır ve büyüyerek dağlaşır ve kemikleşir. Konu sürekli geçiştirilerek, “işte burası yeri değil, şurası bu konunun tartışılacağı yer değil” diyip, mevcut sorunlu konuyu tartışacak bir alan yaratılmazsa halka, o halk doğal dedikodu kültürüne geçiş yapar. Bencil bireysel yaşamın henüz genelleşmediği bölgemiz olan Kürt coğrafyasında, iki aşiret düşünün, bu aşiretler yıllar yılı kavgalıdır, ancak bu kavga ve düşmanlığın neden ve niçin olduğunu bilmeyen aşiret üyeleri vardır. Kendi aralarında konuşur ve bu düşmanlığın nedeninin ne olduğunu sorarlar; ardından gelen cevap, büyüklerimiz bilir yönünde olur. Bir kişi, herhangi bir olaya şahitse ve bunu görmezlikten gelip o ortamdan uzaklaşıyorsa, işte o zaman dedikodu yayılır ve o kişi önce kendisine sonra da halkına ihanet etmiş sayılır. Yaşanan olayın üstünü örtme anlayışı çözümsüzlüğü derinleştirir.

Kişisel uzlaşı yolunu seçip, toplumsal uzlaşıdan korkan her yönetici, hem insanlığına, hem de halkına karşı ihanet suçu işler. Bu ihanet, örümcekleşmeyi ve ardından da dedikodu kültürünün yayılmasına olanak verir.

***
Mesela bir kişi herhangi bir suçtan dolayı hata yapmıştır, bunu bilen diğer şahıs yarın öbür gün kendisi aynı hatayı işlerse diye, gördüğü suçu örtbas etmiştir. Ardından da insandır, beşer ve şaşar demiştir. Bir yerde “bizler beşeriyiz” diyip Kur-an ve Peygamberlerin anlatımlarına sığınarak, diğer yerde devletimiz, kurumumuz veya örgütümüz çok insancıldır ve bizi bu hatadan dolayı “”zaten”” affeder diyerek, hem mensubu olduğu dine, hem de ideolojisine, daha da kötüsü insanlığına ihanet eder. Yine bir devlet, kurum, dernek veya örgütsel bir yapı düşünün, o yapı içerisinde bir tüzük vardır, ancak kurumun ilanından itibaren başlayan ve peşi sıra devam eden yanlışlıklar sürüsü vardır. Her gelen kurum yöneticisi daha önceki yanlışlıklara düşmekten kendisini alı koyamaz. Kişi, tüzüğün olmazsa olmaz ilkelerini bile zamanla pasifize edip kendi yoz yaşamına uyarlar. (Burada bencil bireysel yaşam kendisini iyiden iyiye hissettirir. Bir mide felsefesi olan; atturculuk yani dürmükçülük, çorbacılık, tırşikçilik ve çanak yalayıcılığı; dedikodu toplumunu yaymada içine düşülen en büyük tuzak ve sömürgeci batı felsefesinin nemalandığı en etkin silahlara dönüşerek bir bütünen toplumu yerle bir eder) Buradaki kendi yaşamı en tehlikelisi olan yoz yaşam ise, kurumu yönettiği yıllar hepten çürümeye terk edilmiş ve beyinler örümcekleşmiştir demektir. Ardından gelenlerde yine aynı örümcek ağına yapışır ve bu yoz yaşamın yöneticisi hiç olmayacak yanlışlıklara giren kişileri de, doğal olarak ve zorlanmadan af eder. Çünkü geçmişteki kişi de onu affetmiştir. (Burada kişi; sömürgeci batı felsefesinin bencil bireysel yaşam tarzını kabullenmiş bir sistem oluyor, kişi derken “sistemi kabul eden” mantık anlatılıyor) Mevcut yapı, ister ideolojik, ister dini inançsal olsun hiç fark etmez, bireysel ve bencil yaşama sevdalı olanlar yüzünden, örümcek ağları, halkları örerde örer. Bilinir ki, örümcekler avlarını önce yakalar ve iğneleriyle bütün enerjilerini alırlar, avdan geriye sadece kaskatı kesilen bir yem kalır. İşte örümcek kafalı insan yapısı da, kendisi gibi her geleni örümcek ağına yapıştırarak beynini emer ve sadece kişinin fiziksel insan yapısı ortada kalır. Sonra o sistem felsefesine tabi olmuş örümcek kafalı örgü ustası, sadece fiziksel görünüşü kalan bireye her istediğini yaptırır. Çünkü bireyin zihni boş ve bitiktir. Aynı zamanda heyecansız, arayışsız, silik, bitik, verimsiz, mücadelesiz, en azı isteyen, baştan onurlu insan yaşamını elinin tersiyle iten, kaçkın bir tip olmaktan kendini kurtaramaz. Bu tarz kişilikler, sömürgecilerin istediği bencil bireysel yaşam tarzını kendilerinde içselleştirip, genel olarak tüm halka dayatıp yaşamsallaştırırlar. Ve böylelikle de, dedikodu toplumunu doğal ve normalmiş gibi sunup, kendilerini yaşatırlar.

***
Bir aileye bakın: Erkek derki; ben ev reisiyim. Her şeyin en iyisini, ben bilirim ve bundan dolayı da hayat arkadaşım, yani eşime danışmam. Neden? Çünkü o erkek daha önceki erkeklerden gördüğü yanlışlıkları ve dedikoduyu bugünlere kadar geliştirip doğru kabul ederek bir sonraki nesle taşır, aşılar ve bu erkek egemenlikli ataerkil çürümüş zihniyet, bırakın aynı hızda gitmesini, mevcut hızından kat be kat hızlanarak doruğa ulaşır. Neden? Çünkü erkek fiziksel olarak güçlüdür, öyleyse haklıdır mantığı güdülerek kadın üzerinde tahakkümünü sürdürüp onu bir meta, et parçası haline dönüştürerek yıllar boyu kullanırda kullanır. Tıpkı bir esir veya cariye gibi. Doğal komünel yaşamın bir parçası, ev ziyaretleri olan misafirlikte dahi önümüze çıkan sonuç, işte geç olmuştur ve eve gitme zamanı gelmiştir, cümlesi bile erkek tarafından söylenmelidir, mantığı geçerlidir. Burada kadın; “kalk gidelim“ diyemez, ancak erkek kalkılacak zamanı bilir ve kadın konuşunca da, erkek kendini kılıbık sınıfına girmiş gibi kabul eder ve bitmek tükenmek bilmeyen işkenceler başlar. Hele birde bir toplumda kılıbık erkek damgası yedi mi, vay halime diye düşünerek, kadın üzerinde en baskıcı yönünü uygular ve ben erkeğim der. Bu erkekliği sürdürme bile bir dedikoduya dönüşür, işte vay efendim memonun dediği dedik de, ehmo işte kılıbıktır falan tartışmaları dedikoduyu derinleştirir ve içinden çıkılmaz bir hale getirir.

***
Yine bir örnekleme yaparsak; kişi bireysel ve toplumsal olarak hakarete uğrar ve o anda gücü olmadığı için o anki mevcut konuyu sürece yayar, yine yukarıda belirttiğimiz gibi konu dağlaşır ve kemikleşir. Bunun adını da “gün gelir devran döner, elbet hesap sorulur ve köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” diye, sözüm ona mantıklandırıp açıklar ve kendi kendisini kandırıp mücadeleci ve sorgulayıcı insan yapısının özüne ihanet eder. Halk diliyle bir anlatım yapmak gerekirse, dedikodu kültürünün ne denli, açık ve seçik tüm hücrelerimizde yaşam bulduğunu göreceğiz. İş yerinde, evde, kapı önlerinde günlük sohbetler vardır. Bunlar, sohbet denmeyecek kadar günü kurtarma adına yapılsa da, sömürgecilerin dayattığı mevcut toplum gerçekliğidir. Kişiler kendi aralarında; duydun mu falanca kadın veya adam şunu şunu şunu yapmış, ardından da şöyle şöyle şöyle yapmış” der. Bilmediği konuyu öyle bir anlatır ki, sanki bire bir konuya hâkimmişçesine ilginç bir üslupla anlatır. Karşıdaki de, evine gittiğinde veya bir diğer kişi ile görüştüğünde, birinci kişinin kulaktan dolma olarak aktardığı bilgilerinin üzerine yeni bilgiler aktararak, bir diğerine yansıtır. Konu, çıkışı itibariyle bir iki cümle ise, yavaş yavaş bir paragraf ve hatta destanlaşarak uzar gider. Bu eklemeli yanlış anlatım, sorunun o anda çözülmeyişindendir. Bu anlatımlar sağır sultana kadar gider. Çünkü sorunu çözebilecek hakikat arayışçısı kimseler yoktur da ondan.

***
Yüzyıllar, hatta binyıllardır denenen devlet, krallık, prenslik ve imparatorluklar bu batı felsefesinin ürünü olan bencil bireysel yaşamın bir sonucu olarak doğan dedikodu kültürüne; bir çözüm bulamamış, aksine, sistemlerinin vazgeçilmezi haline gelmiştir. Çünkü halkın birbirini çekiştirip dedikodu yapması, sistemi eleştirecek vakit bulamamalarına neden oluyor ve sistem yürütücülerini sevindiriyordur. Dedikoduyu yaymayacak, denenmemiş, tek bir sistem kalmıştır, o da hakikati arayan, her konuyu yerinde ve zamanında çözebilme gücüne sahip, “Halk Meclisleri”dir. Halk meclislerinin bölgemizde kurulabilmesi sömürgeci batı felsefesinin iflası ve yeni insanın ilanı anlamına gelmektedir. Bu anlamda, tez elden halk örgütlendirilip, halk meclisleri kurulmalı, halka bilim ve aydınlama dersleriyle yeni insan felsefesinin anlatılması, elzem olarak gerekmektedir. Aksi takdirde “Sömürgecileri tanımayanların önce sömürüldüğü, ardından sömürgeleştiği ve sonrasında da sürüngenleştiği gerçeği önümüze çıkacak ve bu bencil bireysel yaşamın getirisi olan yoz yaşam ve dedikodu kültüründen, boşanamayacağımız anlamına gelecektir. Yine buna karşı; Sömürgecilerin bencil bireysel yaşam tarz dayatmasını, Kürdün komünal yaşamdaki ısrarının onurlu kalesi olan Dicle ile Fırat’ın sularında boğdurmak gerektiği bilinciyle, örümcek kafalı mantık ve sistemle mücadele ve yeni, özgür insanı inşa etmek gerektiği düşüncesiyle hareket etmek lazım gelmektedir. Dedikodu toplumunu da ancak; sömürgecileri tanıyıp, onların yaklaşımlarını çözümleyip, yine onların bir toplumu bitirme adına kararlılıkları gibi, özgür insanı yaratmak için sonsuz bir kararlılıkla mücadele etmenin bilincinde olmamızı bilmemiz gerekmektedir. Halkları, köle toplumdan kurtararak, özgür ve eşit topluma geçişi gerçekleştirmek ve yeni toplumu inşa etmek adına da, yaşamımıza kast edenlerden daha bir mücadele azmiyle, halk meclislerini kurmak ve yaşatmak elzem olarak gerekmektedir. Ayrıca çok fazla vaktin olmadığını da bilmek gerekmektedir. Çünkü Kapitalizm, çok az bir süre zarfında tüm dünyayı, hem ekonomik, yaşamsal, hem de düşünsel olarak tahakkümü altına alacaktır. Hakikatin tesisi ve dedikodu ideolojisinden boşanmak, ancak ve ancak halk meclisleriyle gerçekleşir.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz