Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

Devrim

Aşağa gitmek

Devrim

Mesaj  Misafir Bir Perş. Şub. 18, 2010 5:20 pm

Artık dünya gözüme bambaşka gözükmeye başladı. Eskiden çevremde olan biten beni pek ilgilendirmezdi. Oysa şimdi duyu organlarım birden hassaslaştı sanki. Her sabah durakta beklemek, balık istifi gibi otobüse tıkışmak bir işkence gibi gelmiyor artık. Hatta evden çıktığımda içimi bir merak sarıyor. Acaba durağın müdavimlerinden eksik var mı? Bugün kimin yüzü daha asık olacak? Memur Yaşar Bey'in o gün elbisesinin ütülü olup olmadığına bile dikkat eder olmuştum. Eğer Sinan durağa her zamanki gibi sallana sallana değil de, koşar gibi geliyorsa o gün okulda mutlaka olağanüstü bir gün olacağını anlıyordum. Eskiden otobüste konuşanları sevmezdim. Sabah sabah ne diye kafa şişiriyorlar diye düşünürdüm. Şimdi ise kim ne konuşuyor, ne anlatıyor diye her konuşulana kulak kabartır olmuştum. Bir polis ya da polis otosu görsem aklıma hemen "acaba bugün kimi coplayacaklar, kimleri gözaltına, işkenceye alacaklar, şimdi işkencede kimler, kaç kişi var acaba?" soruları geliyordu. Yanımda gazete okuyan biri varsa kafam ister istemez gazeteye doğru uzanıyor, önemli bir haber var mı diye merak ediyordum. Oysa eskiden spor sayfası dışında diğer sayfalara doğru dürüst bakmazdım bile. Bazen durup düşünüyorum ve kısa bir sürede insan bu kadar değişebilir mi diye hayret ediyorum. Yediğim herşeyin tadı, baktığım her şeyin rengi değişmeye başlamıştı sanki. Bakmakla görmek arasındaki fark bu olsa gerek diye düşünüyorum. Ama memnunum bu değişiklikten, sanki yeniden doğmuş, hayatı yeniden tanımaya başlamış gibiyim.
�Merhaba, diye seslenen Ömer'in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
�Merhaba, diye cevap verdim. Selim Abilerin evinin önünde karşılaşmıştık. Son bir haftada onunla iyi bir dostluk kurmuştuk. Akşamları mahallenin gençlerini örgütlemek için hem birlikte çalışıyor hem de fırsat buldukça okumam için verdiği Kurtuluş Gazetesi üzerinde tartışıyorduk. Merak ettiğim bir sürü şeyin cevabını öğrenmeye başlamıştım. Birlikte içeri girdik. Geç kalmamıştık ama anlaşılan herkes bizden önce gelmişti, en son gelen biz olduk. Herkesle merhabalaştık. Her zaman olduğu gibi hal hatır sorup güncel olaylar üzerine biraz sohbet ettikten sonra masanın etrafında yerimizi aldık.

Ne İstiyoruz?
Diye bir soru sorarak cevaplamamızı ister gibi yüzümüze bakıyor Selim Abi. Biz yine aniden gelen böyle bir soru karşısında birbirimize bakarken Fatma Abla:
�Ne demek, ne istiyoruz Selim? diyor. Selim Abi gülümseyerek:
�Burada toplanıp bu çalışmayı niye yapıyoruz, mahalleliyi toplayıp ne diye yürüttük, derdimiz ne? Onu soruyorum.
�Şunu açık söylesene. Ne için olacak, halka zulüm edenler, katliam yapanlar, işkence yapanlar, memleketi, halkı soyanlar, vurguncular, namussuzlar ortaya çıksın diye. Bir avuç sömürücü sahtekar zevk-i sefa içinde yaşıyor, milyonlarca insan sürünüyor. Parasızlıktan, işsizlikten cinnet geçirip insanlar intihar ediyor. Fuhuş, uyuşturucu alışkanlığı, ahlaksızlık almış başını gidiyor. İnsanlık ölüyor. Yarın halimiz ne olacak, çoluk çocuğumuzun hali ne olacak? Güvencemiz ne? Buna bir son vermek gerekiyor.
�Hak, adalet, hukuk diye bir şey kalmamış. Zaten daha önceki derslerimizde de gördük, bu düzen egemen sınıfların düzeni... bir avuç parababası emperyalizmle birlik olmuş mafyası, düzen politikacısı, kontrgerillasıyla halkın boğazına sarılmışlar ha babam sıkıyorlar. Düzen değişmedikçe halkın bu çilesi de bitmez. Sömürü de, baskı da, işkence de sürer gider.
�Peki, nasıl sona erecek bunlar? Şimdi sokağa çıkıp halktan önümüze gelene sorsak, yaşadığın hayattan, bu düzenden memnun musun diye, büyük çoğunluğu belki de tamamı yok der. Şu düzelsin bu düzelsin, haksızlık, soygun, talan olmasın, insanlar sömürülmesin der, yani bizim söylediklerimizin çoğunu onlar da söyler. Ama bunlar nasıl olacak dediğimiz de farklılığımız ortaya çıkar. Kimisi şu parti iktidara gelirse düzelir der, kimisi seçim yasasını değiştirmek gerekir der, kimisi adalet mekanizmasında reform yapmak gerekir der, kimisi bu partilerin hiç biri işe yaramaz halkın çıkarlarını savunacak bir partinin iktidara gelmesi gerekir der, kimisi bu düzen böyle kurulmuş, böyle gelmiş böyle gider der, kaderimiz bu deyip boyun eğer ya da kimisi bu düzeni kökünden değiştirmek gerekir der, ama bunun nasıl olabileceğini bilemez. İşte sorun da burada, bu düzen nasıl değiştirilecek, kim değiştirecek?
�Nasılı var mı Selim Abi? Devrimle elbette. Bu düzeni burjuvazinin parlamentosu yoluyla değiştiremeyeceğimize göre ancak devrimle değiştiririz. Ancak bu düzen yıkılıp yerine halkın, çoğunluğun iktidarı kurulursa o zaman sömürü, zulüm sona erer.
�Tamam, halkın iktidarı da nasıl bir iktidar olacak, o da önemli. Şimdi sırayla gidelim. Sinan sen anlat bakalım;

Devrim Nedir?
�Biz devrim deyince asıl olarak toplumsal devrimleri, yani toplumdaki yavaş yavaş olan değişimleri, reformlarla olan gelişmeleri değil, toplumda köklü bir altüst oluşu, bu altüst oluşla birlikte yeni bir toplumsal yapının ortaya çıkmasını kastederiz. Marks ve Engels'ten önce toplumlara egemen olan idealist düşünce tarzıymış. Yani insanlar doğadaki ve toplumlardakı olayları, gelişmelerin nedenini bir takım doğaüstü güçlere, ya da sıradan olmayan üstün yetenekli kişilerin iradesine bağlıyorlarmış.
�Mesela, deprem olması, yağmurun yağması, gece-gündüz gibi olayların Tanrı'nın işi olduğu gibi mi?
�Evet. Bu örnekler çoğaltılabilir tabii. Ama bu sadece doğadaki olaylar için değil toplumsal olaylar için de geçerlidir. Mesela, insanın kaderinin çok önceden Tanrı tarafından belirlendiği, bunun değiştirilemeyeceği, boyun eğmek gerektiği, kimsenin eşit yaratılmadığı, fakirlik ya da zenginliğin Allah vergisi olduğu gibi. Tabii bu düşünce tarzı egemen sınıfların da işine geliyordu. Bu kadercilik anlayışının hakim olması onların halkı sömürmesini de kolaylaştırıyordu. İşte Marks ve Engels önce bu düşünce tarzının yani idealist felsefenin karşısına, bilimsel felsefe dediğimiz, yani doğadaki ve toplumdaki olayları, gelişmeleri bilimsel yöntemlerle açıklayan diyalektik ve tarihsel materyalist felsefeyi koymuşlar. Bu felsefenin ışığında sömürünün kaynağını ve buna bağlı olarak toplumların tarihini inceleyerek, toplumsal gelişmelerin de belli yasaları olduğunu keşfetmişler. Buna göre toplumlar tarihi denen şey sınıflar arası mücadele tarihinden başka birşey değildir. Toplumsal düzenin değişmesine neden olan şey mevcut üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki uzlaşmaz çelişkinin ortaya çıkardığı nicel birikimlerin had safhaya ulaşarak, toplumda nitelik bir dönüşümü zorunlu kılmasıdır. İşte bu devrimlerle olur.
�Dur, dur! Burası biraz karışık oldu, diyerek sözünü kesti Fatma Abla. Bunun üzerine konuşmaya Selim Abi devam etti:
�Şimdi burada önce kısa bir açıklama yapayım. Bu konu ve bu konuya bağlı olarak toplumsal devrimler tarihi başlı başına incelenecek, tartışılacak konular. Bunlara şimdi girersek bir değil, üç beş derste de altından kalkamayız. Ancak bunlar da mutlaka okunulacak, öğrenilecek konular. Unutturmayın dersin sonunda bir kaç kitap ismi yazdırayım, onları alalım herkes okusun. Bende olanları da veririm. Daha sonra bunları ders konusu olarak da işleyebiliriz. Ama geçen derste de söylemiştim, haftada bir yaptığımız bu dersin dışında da okumaya, araştırmaya hız vermeliyiz. Hızlı gelişmek, öğrenmek için bu mutlaka gerekli.
Şimdi fazla dağıtmadan bu güne dönerek konumuza devam edelim. Marks ve Engels kapitalist toplumdaki üretim ilişkilerini, sınıfları ve bu sınıflar arasındaki çelişkileri inceleyerek, kapitalist toplumun da ömrünü tüketmekte olduğunu, yerini tarihsel bir zorunluluk olarak bir üst toplum biçimi olan sosyalizme bırakacağını ve bunun devrimci şiddete yani zora dayalı olarak devrimlerle gerçekleşeceğini belirtmişlerdir. Bunun ilk olarak başarıya ulaştığı yer bildiğiniz gibi Lenin'in önderliğinde eski Sovyetler Birliği oldu. Lenin 1900 yıllarının başında, kapitalizmin artık tekelleşerek, emperyalizm denilen bir üst ve son aşamasına ulaştığı tesbitini yapmış, emperyalizm aşamasıyla beraber de artık kapitalizmin ekonomik kriz ve buhranlarının süreklileştiğini, bunun da dünya ölçeğinde proleter devrimler çağını başlattığını söylemiştir. Sonrasında da 1917'de Lenin'in önderliğinde Rusya'da, 1945'de biten 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan sonra da dünyanın bir çok ülkesinde devrimler gerçekleşti. Şimdi buna göre kim tarif edecek devrimi?
�Şöyle diyebilir miyiz: Halkın egemen güçlerin iktidarını yıkarak yönetimi ele geçirmesidir.
�Eksik oldu. İktidarı ele geçirdin de ne olacak? Her şeyi halletmiş mi oluyoruz?
�Değil tabii. Sömürünün kaynağını yani kapitalist üretim ilişkilerini değiştiremedikten sonra bunun da tek başına önemi olmaz.
�Tamam işte. Demek ki, devrim tek başına sadece politik iktidarın ele geçirilmesi demek değildir. Elbette egemen sınıfların iktidarına son verilmesi de bir devrimdir. Ama bu sadece politik bir devrimdir. Lenin bunu "Devletin sınıfsal niteliğinin değişmesi için devlete el konulması" şeklinde açıklamıştır. Devrimin başarıya ulaşması yani devrimin tamamlanması ancak, eskimiş, çürümüş mevcut üretim ilişkilerinin yerine daha ileri bir toplumsal üretim ilişkisinin hakim kılınmasıyla yani sosyal devrimin de gerçekleştirilmesi ile mümkün olur. Günümüzde bu kapitalist üretim ilişkilerinin yerini sosyalist üretim ilişkilerinin alması demektir.
Şimdi buna göre yeniden tanımlarsak, devrim mevcut egemen sınıfların iktidarının aşağıdan yukarıya halk hareketiyle zora dayalı olarak ele geçirilmesi ve ele geçirilen bu iktidar vasıtasıyla da yukarıdan aşağıya yeni bir toplumsal üretim ilişkisinin, yani sosyalist üretim ilişkilerinin örgütlenmesidir, diyebiliriz.
Bir soru daha sorayım. Bugüne kadar dünya üzerinde bir çok ülkede devrim olmuştur. Ama devrimlerin bu ülkelerde olması tesadüf müdür? Neden Sovyetler Birliği, Çin, Vietnam, Küba'da olmuş da mesela Türkiye'de olmamış?
�Ben bu konuyu bir kaç sefer okumuştum, dedi Ömer söze girerek. Devrimin olabilmesi de belirli şartların bir araya gelmesine bağlı. Bunları genel olarak iki başlık altında toplayabiliriz:

Devrimin Olabilmesi İçin :
1- Bir Milli Krizin de Var Olması Gerekir,
yani emperyalist sistemin içine girdiği dünya çapındaki bunalımın dışında, ülkede ezeni de ezileni de etkileyen bir milli bunalımın olması gerekir. Bu şöyle de ifade ediliyor. Yönetenlerin yani egemen sınıfların eskisi gibi yönetememesi, yönetilenlerin de yani sömürülenlerin de eskisi gibi yönetilmek istememesi.
�Peki bizim ülkemizde böyle bir durum var mı?
�Elbette. Bizim gibi yeni-sömürge ülkelerde kapitalizmin kendi iç dinamiği ile gelişmemesi, emperyalizme bağımlı olarak gelişmesinden dolayı ekonomik kriz, buna bağlı olarak da sosyal ve siyasi kriz emperyalist ülkelere göre çok daha derindir. Bunu yıllardır hep beraber yaşıyoruz. Onyıllardır ekonomik istikrar paketleri hazırlıyorlar, çare etmiyor. Ne ekonomiyi düze çıkarabiliyorlar, ne eflasyonu ortadan kaldırabiliyorlar, ne işsizliği azaltabiliyorlar. Zaten üretilenin de çoğu emperyalizmin kasasına gidiyor. Sıkıştıkça borç para için Dünya Bankası'nın, İMF'nin kapısında avuç açıyorlar, o da kar etmiyor. Bu elbette sosyal huzursuzluğu da yaratıyor. Ne kadar bastırmaya çalışsalar da halkın muhalefetini, devrimci mücadeleyi engelleyemiyorlar. Çaresiz kalıp darbeler yapmak, göstermelik demokrasiyi ortadan kaldırıp cuntalarla açık faşizmi uygulamak zorunda kalıyorlar. Ama o da kar etmiyor. Bugün de o kadar yasaklarla, baskıyla, katliamlarla bile, ne ekonomide ne de yönetim de "istikrar" oluşturamıyorlar. Krizin boyutu oligarşi içi çelişkileri de derinleştiriyor. Bu düzen partilerine de yansıyor. Onlar bile birbirine girmiş durumda. Gerçi devletin bekası için zorla da olsa biraraya getirilip koalisyonlar kurduruluyor ama birbirlerinin gözünü oymak için de adeta fırsat kolluyorlar. Memlekete hükümet dayanmıyor. Eskiden bir iki yılda bir değişiyordu şimdi altı ay sürmüyor. Yani egemen sınıflar "istikrarlı" bir yönetimi bir türlü sağlayamıyorlar. Düzen büyük ölçüde devletin halk üzerinde uyguladığı şiddet ve terör üzerinde ayakta duruyor. Halkın büyük çoğunluğunun da böyle yönetilmek istemediğini, düzenden memnun olmadığını biliyoruz. Ama bunlar tek başına devrimin olabilmesi için yeterli olmaz. Bu krizin daha derinleşmesi, olgunlaşması gerekir. Bu da devrimcilerin vereceği mücadeleye bağlıdır.

2-Devrimci bir partinin önderliğinde,
halkın bilinçli ve örgütlü olarak savaşa katılması gerekir. Milli krizin varlığı hatta onun devrimin şartlarını oluşturacak kadar olgunlaşması tek başına devrimin olması için yeterli olmaz. Eğer halkın büyük çoğunluğu olmasa bile, devrimi yapabilecek kadar önemli bir kısmı bilinçli olarak devrim mücadelesinde, yani iktidarı almak için yürütülen savaşta örgütlü olarak yer almıyorsa o devrimin başarıya ulaşma şansı yoktur. Tabii halkın örgütlenmesi, savaşa katılması ve bu savaşın doğru karar ve taktiklerle iktidara taşınabilmesi için de savaşı yönetecek bir kurmaya yani devrimci bir örgüte, partiye ihtiyaç vardır.
�Peki bunlar var mı? diye sordu yine Selim Abi.
�Oo! diye söze girdi yine Sinan. Örgüt, parti ararsan çok, hem de istemediğin kadar. Elini sallasan ellisi, dedi gülerek. Ama çoğu ne işe yarar, ne yaparlar, gerçekten var mıdırlar yok mudurlar orasını ben de daha anlayabilmiş değilim.
�Bizim parti var ya yeter, diye girdi araya yine Ömer.
�Öyle yeter demekle de yetmiyor. İnanmak, güvenmek iyi de tek başına o da yetmiyor. Yeter hale getirmek için çok daha fazla çalışmak gerekir. Bak ortalıkta o kadar parti, örgüt var diyoruz ama halkın daha ne kadarı örgütlenebilmiş, ne kadarı devrim mücadelesi içinde yer alıyor. İşte bizim devrimimizin sorunu da bu. Örgütlenmek, halkı örgütlemek ve savaşa katmak.
�Yani, diyor Fatma abla. Un var, şeker, yağ da var, ama bir türlü helva yapmayı beceremedik henüz değil mi? Halkı bir kenara bırak, kendine devrimci diyenler bile bir araya gelemiyor ki hala. Baksanıza bugün kontrgerilla devleti teşhir etmek, hesap sormak için bile birlik sağlanamıyor. Halbuki bu sağlanabilse halkı harekete geçirmek belki çok daha kolay olacak.
�Doğru. İşte bütün bunlar bugün aşılması gereken konular. Dersimize devam edelim.

"Zor Devrimin Ebesidir" demiş Marks. Peki bunu niye söylemiş?
�Nedeni basit. Hiçbir egemen sınıf mevcut üstünlüğünün yani egemen durumunun sona erdirilmesini istemez de ondan. Elindeki olanaklarını, yani iktidarını başkaları istiyor diye kendiliğinden bırakıp gitmez. Elinden almak isteyenlere karşı sonuna kadar onu savunur, savaşır. Ben bugüne kadar bunun tersinin gerçekleştiğini hiç duymadım.
�Doğru. 1917 Ekim Sovyet devriminden beri yapılan tüm devrimler zora dayanmıştır. Bu zorun biçimi, nasıl kullanılacağı ülkeden ülkeye değişmiştir ama sonuçta zor kullanmadan bugüne kadar yapılabilmiş bir devrim yoktur. Çünkü düşmanın tankı, topu, uçağı, askeri, polisi var. Sen iktidarı almak istediğinde elbetteki bunları sana karşı kullanacak. O zaman senin elinde de ona karşı koyacak, dahası onu imha ederek iktidarı almanı sağlayacak silahın, askerin, bir ordun olması gerekir. Elbette hiçbir zaman belki düşmanın sahip olduğu silahlara sahip olamayız ama ne kadar çok silahlanabilirsek, ne kadar çok silahlı savaşa katılacak insanı örgütleyebilirsek, düşmanı yenme şansımızı da o kadar büyütmüş oluruz. Konuya girmişken kaba hatlarıyla da olsa biraz açıklık getirelim. Devrimin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin, bugün de hala tartışılan üç temel görüş vardır.
Bunlardan birincisi, demin bahsettiğimiz zor kullanmadan bunun gerçekleşebileceğini savunan tezdir ki demin de söylediğimiz gibi bunun dünyada örneği yoktur. Şili'de Allende reformlarla bunu denemeye kalktı, ama seçimle iktidara gelmesine rağmen kanlı bir darbeyle hükümetin iktidarına son verildi. Avrupa'da da birçok sosyalist, komünist partisi iktidara gelmiş ya da iktidara ortak olmuştur ama yapabildikleri en çok sosyal demokrat partilerin de yapabileceği küçük reformlar olabilmiştir.
İkincisi, ayaklanma stratejisidir. Sovyet Bolşevik devrimi bu stratejiye uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Devrim iki aşamalı olarak düşünülmüştür. İlk aşamasında örgütlenme ve barışçıl mücadele metodları esas alınmış, ayaklanmanın yani devrimin şartları oluştuğunda ise topyekun ayaklanmayla iktidarın alınması gerçekleştirilmiştir. Devrimin öncü ve temel gücü işçi sınıfı, devrimdeki ittifakı ise köylüdür.
Üçüncüsü ise halk savaşı stratejisidir. Çin devriminin önderi Mao'nun geliştirdiği stratejidir. Mao, Çin'de devrimi yapacak kadar güçte bir işçi sınıfı olmadığından hareketle devrimin ancak nüfusun büyük bölümünü meydana getiren köylü yığınlarına dayanılarak yapılabileceği tesbitini yapmıştır. Devrimin ancak köylülerden oluşan bir halk ordusuyla yürütülecek halk savaşı sonunda başarıya ulaşabileceğini ileri sürerek bunu pratikte de kanıtlamıştır. Çin devriminin temel gücü köylülüktür ama ona önderlik eden işçi sınıfının ideolojisi olmuştur. Sovyet devriminin aksine devrim barışçıl mücadele ve ayaklanma gibi iki aşamaya bölünmemiştir. Devrim kırlarda düşmana karşı sürdürülen sürekli bir savaş sonucunda parça parça ülkenin düşmandan kurtarılmasını esas almıştır. Kırlarda üsler oluşturulmuş, bu üslerin sayısı ve etki alanı giderek genişletilerek düşmanın etki alanları daraltılmış, sonunda da kırlardan kuşatılan şehirlerin de alınmasıyla devrim tamamlanmıştır. Daha sonra dünyanın dört bir tarafında gerçekleştirilen devrimlerde Çin'in halk savaşı pratiği, ülkenin koşullarına göre zenginleştirilerek, geliştirilerek uygulanmıştır. Geliştirilen gerilla savaşı bu pratiklerin bir sonucudur.
Özetlemek gerekirse zor'un yani devrimci şiddetin kullanılması bu güne kadar yapılan tüm devrimlerin temel özelliğidir. Zor kullanmadan gerçekleşebilen bir devrim olmadığı gibi, devrimden sonra da zor'un kullanılması hemen bitmez. Ama konunun devamını haftaya bırakalım. Fazla vaktimiz yok yemeğimizi hemen yiyip çıkalım. Toplantıya geç kalmayalım.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz