Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

Kapitalizm ile Savaş Sosyalizm dedir Der Xasthur

Aşağa gitmek

Kapitalizm ile Savaş Sosyalizm dedir Der Xasthur

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Ocak 09, 2010 6:49 pm

Tarihin dogru cözülememsi gecmisin dogru cözülememsi gelcegimizinde dogru kurulamamsi demektir. kapitalimzle yarisan bir "sosyalizm" kapitalizme göre bir "sosalizm"oldugu icin aslina geri dönmek zorundadir. Cünkü temel aldigi tez sadece kapitalizme karsi olmak olarak adlandirmaktadir Reel sosyalist bakis oysa muhatap kapitalimz degil en genel anlamda toplumsal insanliktir.Kurulus yeni kurulus ancak ve ancak tarihin ilerici bütün sinif ve güclerince Alternatif olan komünal toplumun yeniden daha üst bir boyutta üretilebilmesi ile basarilabilinir.Verili var olan karsi cikmak sadece bir gercege parmak basmaktan öteye gitmez.Dünya halklarini bütünü zaten kapitalist sisteme karsidir.ama yenisi nasildir nasil kurulacak noktasi en cok zorlanan noktadir.Bu anlamda bütün sosyalistlerin bas ödevi-görevi bütün toplumu kurtulusa götürecek Alternatif komünal-toplumsal-sosyalist yasami simdiden sistemin icinde sisteme ragmen kurabilmektir.Sistemin yikilmasini beklemek sosyalizmi bilinemez bir tarihe ertelemek olurki , bugüne kadar olanda budur.Oysa bilimsel gelismelere baktigimiz zaman kuantum teorisini sosyalist Felsefeye uyarladigimiz zaman ortaya cikan sonuc bugünden toplumsallasmayi toplumun icinde kurabilecegimiz gercegidir.Yani bilinmez bir tarihte yikilacak sistemden sonra kurulacak sosyalizm degil simdi bütün kitlelerle birlikte komünal yasamin ilk özgür taslarini döseyebielcegimizi görebilmemiz gerkemktedir.Oysa sistem bize "Hayir böyle degil sizin kuracaginiz sistem"diye bütün gelismeleri carpitabilmekte, sürecleri kendisi ile yarislara tasiyip-kiyaslamalar yapip kendine benzeterek icten sosyalist gücleri-ilerici insanligi icten teslim albilmektedir. Sovyetlere bunu dayatmislar-Cin°i böylesine yanlarina cekmislerdir.
Hayir tarih hicte düz bir cizgi kitabi bir basmak izlememektedir. Önceden belirlenen hic bir cetvelli yol yoktur olamaz.Bilimdisidir bu tür önceden cizilen yollar.Ancak dalektik yasada olan öngörüler olabilir ve zaten tarihte insan bilinciyle birlikte cok secenekli olasiliklar-olabilirlikler üzerinde yorumlanbilir.
Sosyalizmi ertelem yerine zaten insanligin toplumsal kök hücresinde olan toplumsalligi bugünden sistemlerin icinde örmek gerekmektedir. Devletli sinifli sistemi yasiyoruz"diye devletli sinifli sistemde varolan toplumsalligi örgütlemiyecegizmi demektir.Kapitalist sistemin icinde kapitalizme ragmen onun Alternatifi-yeni insani-özgür insani-yeni toplumu yaratabiliriz...Tarihte bunun böyle oldugunu bize göstermistir yüzlerce örnekleriyle.Krallari nyaninda sürekli onlara karsi olan komünal yasam varolmstur.Firavunlara karsi mutlaka bayrak acanlar baska bir yol bulmustur.Köleci imparatorlara karsi cikanlar hep varolmustur.Kapitalizmde de sürekli bu son sömürücü sisteme basidnan bu yana ayaklananlar varolmustur.sinifli toplum bir düz cizgili kader degildir ama böyle yorumlanmistir...Sinifli-devletli toplum özünde özgür-esit toplumdan bir sapmadir tarihte ve kanserli bir hücredir.Insanligi sarmis bitirmek istemektedir.Ama hicte tarihin ilerlemesi icin zorunlu bir durak degildir.Ne azikki böylesi yorumlar sosyalizmin mücadelelrinin önünü karartmistir.
Önümüz bilimsel sosyalzmle acilmaktadir,acilacaktir.
Zihniyet devrimi denilen devrimin yapilmasi gerekmektedir.Topyekün tarihin yeniden dogru kavramlarla aciklanip egemen karartmalardan kurtarilmasi,reel sosyalist" carpitmalardan arindirilip yolun acilamsi gerekmektedir.Bu bütün sosyalizm ugruna mücedelelrini hic eksik etmiyen insan topluluklarina karsi yapilabilecek insani bir cikis,sosyalist görevlerimize karsi bir sorumlulugun geregidir
.....




“...Etnik gurupların, tüm zorluklara dayanarak açlığa, hastalıklara ve saldırılara karşı koyarak çölleri dağlar ve ormanların derinliklerinde yaşamayı başarmaları bile insanlık adına büyük bir demokratik birikimdir. Halk guruplarının tüm bu sınır tanımaz imha seferlerine karşı dağların orman ve çöllerin derinliklerinde geçirdikleri tüm zamanları demokrasi tarihini yazmayıp kimin adına yazacağız? Yâda hiç bahsetmeyip yok mu sayacağız? Tarih böyle anlam bulabilir mi? Bulsa bile zorbalığın gaspçılığın anlamlılığından öteye geçebilir mi? küçük bir aşiret direnişinin bile ne kadar destanlara konu olduğunu anlamaya çalışırsak göçebelerin, etnisitenin demokratik değerini daha iyi anlamış oluruz...”

Tarihin düz ve kesintisiz bir çizgi halinde gelişmediği, karşılıklı çelişki ve çatışma içerisinde geliştiği söylenen bir gerçek olmasına rağmen, en fazla unutulan, değerlendirme konusu dahi yapılmayan da bu gerçekliktir. Bu durum en fazla da sosyal bilimciler tarafından tarihsel gelişmeler anlatılırken göz ardı edilmektedir. Tarihi ve toplumu Sümerlerle başlatmaları -ki bu devletin başlangıcıdır- öncesini görmemeleri, “ilkel” diyerek küçümsemeleri bunun en açık ifadesidir. Oysa evrendeki hiçbir olay ve olgu partneri olmadan oluşmaz. Partner göz ardı edilerek olgu, doğru ve tam bir izaha kavuşturulamaz. Bunu izah etmeye çalışmak en hafif deyimle çarpıtmak ve manipüle etmektir. Sınıflı toplum tarihi bu anlamda çarpıtma ve manipülelerle doludur. Ezilenler, emekçiler ve halklar adına hareket ettiklerini söyleyenlerin de bunun dışına çıkmamaları bu değirmene su taşımalarından öteye bir işlevleri olmamıştır.

Uğrunda mücadele edilen değerlere ters düşmemenin ilk ve en önemli yolu çarpıtma ve manipülelerle oluşan zihniyet çemberini kırarak dışına çıkmaktır. Bu olmazsa ne kadar görkemli bir mücadele ve fedakârlık gösterilirse gösterilsin, sonuçta gelinen nokta aynı olacaktır. Reel sosyalizm pratiği bu konuda anlamlı derslerle doludur. “Tilkinin dönüp dolaştığı yer kürkçü dükkânıdır” deyiminde olduğu gibi, başlandığı noktaya gelmek kaçınılmaz olur. Bunu aşmanın yolu; sistemin bilme sınırlarına ulaşma ve aşma, sistemin oluşturduğu zihniyet kalıplarını, düşünce formatlarını kırma, yeni bir zihniyet ve düşünce yaratmaktan geçmektedir. buna; “Zihniyet devrimi” denmektedir. Paradigmal değişim, özü itibariyle zihniyet değişimidir. Zihniyet devrimi gerçekleştirilmeden yapılacak her türlü değerlendirme yetersizlik ve yanlışlıklarla dolu olacaktır. O yüzden zihniyet devrimi veya yeni paradigmaya giriş işin şifresi ve gerçekliği aramanın anahtarı durumundadır. Yanlış anahtarlarla kapının açılabileceği görülmüş müdür? Bunu yapmaya çalışmak akıntıya karşı kürek çekmek olacaktır.

Bu genel değerlendirmeleri şunun için yapıyoruz: Zihniyet devrimi yapılmadan doğru yapmanın imkânı yoktur. Zihniyet devrimi işin amentüsü gibidir. Kavramlardaki bu kadar farklılığın ve muğlâklığın altında yatan gerçeklik budur. Geçmişin zihniyet kalıntıları ve paradigmayla olay ve olgulara yaklaşıldığında ortaya çıkacak sonuç, eskiyi tekrarı olacaktır.




Kapitalizmi ayakta tutuan onlarin tank-tüfek-silahlari olmus olsaydi insanlik coktan bi illetten kurtulabilirdi!!!Ne yazikki kapitalizmi ayakta tutan onun ideolojik egemenligidir ve dogru cözümlenememsi Alternatiinin dogru ortaya konulamamasidir
Kapitalizmi ayakta tutan siniflar isciler-köylüler-bütün calisan sinif ve tabakalardir!!!Kapitalizm tek yanli ve zor ile ayakt kalma yönü zayiftir asil olan belirleyen yön egemenlerin düsünce sistemlerini yirtip atamiyan alternatif hareketlerdir. Kapitalizmin asil hakimiyeti deolojik hakimiyetitindendir...sosyalizmi de kendince carpitabilmesi kendine calistirmasi son yüzyilda acikca görülümstür.Kosjkoca sovyetler o kapitalist tezlerle yikilmis onunla yarisma icinde cökmüs,cürümüstür.Cin onu en cok ayakta tutan emperyalizme serum olan sistemdir bu gün. Nasil olduda kapitalizme alternatif olmasi gerkenler kapitalizme tapmiya basladilar? Yanlisliklarimizi karsi elestirel yaklasmamizi bile sansürleyen zihniyet; kutsal kitaplarda gecen bir tek satirin dahi degistirilemiyecegini söyleyen dincilerden daha dinci-tutculardan daha tutucu degilse nedir?
Sosyalizmin tartismasina bile tahammülü olmayan kafalar yasatmiyorda kim yasatmis oluyor bu emperyal isitemi?
Sistem önce kendimizde icimizde yasiyor...neyi nasil yikacagizda neyi nasil yapacagiz? Önce kedimizden baslamiyacakmiyiz halami disa yönelik propagandadan vazgecmiyecegiz? emperyalizmi kapitalizmi bilmeyen bir tek birey kalmismmi gezegenizmde..Sorular cogaltilabilinir daha..Asil olan..

"Icini temizlemiyen disini temizleyemez" Mevlanana sözünü güncellestirebilmek, kendi aramizdaki tartismalari bir üst boyutta ideolojik yetkinliklerle gelistirebilmek alternatiflar üretip ideolojik hakimiyetini kirabilmektir egemenlerin.




Celiski-(Antogonizma) siniflar
Sınıflı toplumun değerlerine göbekten bağımlılık içinde oluşan bütün sınıf kategorileri, çelişkinin genel yelpazesinin ister en dibinde, ister ortasında ve isterse en tepesinde yer alsınlar sistemin uzlaşmaz çelişkisini oluşturamazlar. Sınıflı toplum, esas olarak komünal demokratik toplum değerleri ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Sınıflı toplum sistemi, ortaya çıktığı andan itibaren ve tarih boyunca da değişik formlar altında varlığını sürdüren konumuyla, temelde komünal demokratik değerlerle uzlaşmaz bir çelişki içinde olmayı ifade eder. Burada esas olarak birbirine indirgenemez olan, toplumun komünal-demokratik değerleri ile sınıflı ve devletçi toplum değerleridir. Sınıflı toplumun başlangıcından ve günümüze değin başat ve uzlaşmaz bir çelişkiden bahsedilecekse, bu, toplumcu öğeler ile toplumcu olmayan öğeler arasındaki çelişkidir. Hayatın pratik akışında tarihin esas itici çelişkisi, toplumsal ve toplumsal olmayan yapılar arasındaki mücadelede odaklanmaktadır. Toplumsal gelişim anlamında tarihin temel tezi ve antitezi, bu iki yapı arasındaki karşıtlık ve bu karşıtlıktan doğan mücadele ile belirlenmektedir.
Sınıflı toplum hiçbir surette toplumsal değerler adına bir var oluş tezi değildir. En temelde insan toplumsallığına karşıt bir tezdir ve onunla sürekli bir mücadele içindedir. Nitekim sınıflı toplum daha başından itibaren doğal toplum dediğimiz insanlığın bu ilk toplumsal formu ile bir çelişki içinde doğmuş, onun dayanak noktalarını parçaladığı oranda kendi dayanak noktalarını oluşturmuştur. Özellikle bu konuda çelişkinin esas özüne inme bakımından daha somut ve daha temelli bir çözümleme yaklaşımını sunan Bir Halkı Savunmak adlı eserinde şunları belirtmektedir
“Sosyal bilimin en temel eksikliklerinden biri, tarih boyunca doğalında diyalektik bir ikilemi yaşaması gereken hiyerarşik ve devlet bağlamlı toplumların diğer ucunu -partner göstermemesidir.
Sanki tarih çelişkisiz, hâkim toplumsal sistemin çizgisel gelişiminden ibarettir.

Her olgusal gelişmede gözlemlendiği gibi, tarih boyunca hiyerarşik ve devletli toplum da zıddı rolünde olan doğal toplumsal değerlerle çelişki halinde gelişir.

Onunla beslenerek büyür, gelişir, çeşitlenir. Doğal toplumun gücünü küçümsememek gerekir. Bu toplum ana kök hücre rolündedir. Nasıl ki kök hücreden diğer tüm doku hücreleri doğarsa, doğal toplumdan da dokusu niteliğindeki kurumları doğar. Yine nasıl dokulardan organ ve sistemler doğarsa, doğal toplumun ilkel kurumlarından –ilkel hiyerarşik kurumlar- da diğer gelişmiş organlar ve toplumsal sistemleri doğar. Doğal toplum bastırılabilir, geriletilip kıstırılabilir, ama asla yok edilemez. Çünkü o zaman toplum olmaktan çıkılır. Sosyal bilimin bu tespiti yapamaması büyük eksikliktir. Hiyerarşi ve devleti besleyen, doğal toplumların milyon yıllara dayanan oluşum gerçeğidir. Diyalektik ikilem başka nasıl doğabilir? Toplumsal analizleri dar sınıfsal veya ekonomik araçlarla yapmak, gerçeğin asli, temel öğesini baştan itibaren dışta bırakmak demektir. Bu büyük hata, yanılgı ve yanlış yapılmıştır. Hele Marksizm gibi iddialı bir yaklaşımın komünal dedikleri doğal toplumu sanki ömrü binlerce yıl önce bitmiş, yok olmuş bir sistem gibi algılamaları bu olumsuzluğu daha çok körüklemiştir.
Doğal toplum hiçbir zaman bitmedi.
Zıtlarını beslemesine rağmen tükenmedi. Kendini hep var edebildi. Etnisite, köle ve serflerin dayanakları olarak, işçi sınıflaşmasının aşılması ve yeni toplumun yükseldiği zemin olarak, çöldeki ve ormandaki göçebe toplum olarak, özgür köylü ve ana varlıklı aile olarak, tüm tahriplere rağmen toplumun yaşayan ahlakı olarak varlığını hiç eksik etmedi. Sanıldığının aksine toplumun ilerletici motoru sadece dar sınıf mücadelesi değil, komünal toplumsal değerlerin büyük direnmesidir. Sınıf mücadelesini inkâr etmek doğru olmaz. O sadece tarihin dinamiklerinden biridir. Başat rol oynayan, hep gezgin orman, dağ, çöl göçebesidir. Form olarak yaşadıkları etnisite –kabile, aşiret, halk- hareketleridir. Etnisitenin binlerce yıldır her tür amansız saldırılara ve doğal zorluklara dayanarak ayakta kalma gücüdür. Yarattıkları direnme kültürü, destanları, dilleri, saf, soylu insani değerleri, ahlaklarıdır.”
Bu tarihsel gerçeklik görülmeden sadece kapitalist toplumun maddi ve sosyal yapı çözümlemesinden hareketle tarihin esas itici ve uzlaşmaz çelişkisini dar sınıf yapılarına, kapitalist toplumda ise bunu burjuva ile proletarya arasındaki çelişkiye indirgemek Marksist tarih tezinin en önemli bir yanlışlığı olmuştur. Şüphesiz burjuva ile proletarya arasındaki çelişkinin mahiyeti ve önemi göz ardı edilemez bir çelişkidir. Tarihsel anlamda sınıf çelişkisi vardır ve tarihsel bir dinamik olarak rolü inkâr edilemez. Ama asli anlamda bir toplumsal çelişki olmadığı, salt proletaryaya dayandırılan bir mücadele stratejisinin var sayıldığı anlamda toplumun temel kurtuluş perspektifini oluşturmadığı bizzat ilerleyen hayatın kendisi bunu ispatlamıştır. Konuya ilişkin yine şunları belirtmektedir:
“Sanıldığının aksine, kapitaliste karşı işçi, antagonist denilen çelişki türü içinde değildir. Günümüz kapitalizmine baktığımızda, iyi bir işi ve ücreti olan işçi, toplumun kaymak tabakasından sayılır. Sistemden asıl darbe yiyenler muazzam işsizler ordusu, sömürge halklar, etnik ve dini gruplar, ezici kadın kesimidir; yine çocuklar ve gençlerin durumu, ihtiyarlık, eko-çevre sistemi iç çelişkileri, kapitalist toplum içinde çıkar ağlarındaki kademe çelişkileri, köy-kent, büyük-küçük kent, bilim-iktidar, ahlak-sistem, asker-siyaset vb. yüzlerce çelişki odağı sistemi belirlemektedir. Tüm bu olguları temel almadan sistemin en rahat yönetebileceği, ayrıcalıklı işçiye dayanan bir devrim-değişim teorisinin fazla şansı olmayacağı derinlikli bir toplum anlayışıyla fark edilebilir.”
Kapitalist toplum, sınıflı toplumun daha derinlik ve daha genellilik kazanmış bir biçimi olarak tanımlanabilir. Bu anlamda bu toplum biçiminin kendine özgü bir yapısı olacağı gibi, çelişkileri, kendine özgü bir nitelik arz edebilir. Bu toplum biçiminin niteliği ne olursa olsun o, sınıflı uygarlığın bir devamı niteliğindedir. Tarihsel mayasını buradan almakta ve kendisini bu yapı değerleri üzerinden var etmektedir. Dolayısı ile bu toplum biçimi ile karşıtlık içinde olacak olan doğal toplum dediğimiz komünal ve özgürlükçü değerlerin direnmesi olacaktır. Kapitalist toplumun var oluş doğasına bağlı olarak kendisini var etmiş olan yapılar bir çelişki içinde olsalar bile onunla uzlaşmaz bir yapıyı oluşturamazlar. Çünkü kapitalist toplum kendi karşıtını kendi bağrında doğurmamaktadır. O tarihsel açıdan, özgürlükçü ve eşitlikçi değerler ile bir karşıtlık içinde var olmaktadır.
Çok sınırlı bir değerlendirme niteliğinde de olsa, antagonizmanın mantığına ilişkin ortaya konulan bu değerlendirme ile amaçlanan, toplumsal tarihin temel çelişkisinin hangi yapılar üzerinden geliştiği, dolayısıyla söz konusu edilen bu çelişkinin doğasına ilişkin bir takım sonuçlara ulaşmaktır. Kuşkusuz toplumsal tarihin somut bir gerçekliği olarak sınıfa ve sınıfa dayanmayan toplum biçimleri şeklinde oluşa gelen tarihin temel çelişkisini uzlaşmaz bir karşıtlık içinde açıklamaya çalışırken, bunun doğru bir mantık yapısı içinde olabildiğince doğru anlaşılmasında yarar vardır. Dikkat edilirse uzlaşmazlık toplumsal özgürlük eksenine oturtulmuş bir bağlam içinde ele alınmaktadır. Tarihsel anlamda oluşmuş olan temel karşıtlıklar sorunu, mantıksal açıdan bir ak veya kara sorunu değildir. Somut, fiziksel varlık anlamında bir arada bulunmazlık sorunu da değildir. Uzlaşmazlık, kavramsal açıdan özgürlüğün doğasından kaynaklı bir sorundur. Doğal düzlemde gelişen bir çelişkinin doğası ile yaratılmış olan bir çelişkinin doğası bir ve aynı şey değildir. Özgürlüğün doğasında kölelik yoktur. Kölelik, yaratılmıştır. O halde özgürlük ile kölelik birbirine indirgenemez bir karşıtlığı ifade ederler. Bu bir birine indirgenemezlik sorunu, bir var etme veya yok etme sorunu da değildir. Özgürlüğün ne olduğunun biline bilmesi için köleliğin ne olduğunun bilinmesi şartı da yoktur. Özgürlük ile kölelik bir birinden doğmazlar, birbirini koşullamazlar. Doğa diyalektiğinde ise olgular ve süreçler birbirinden doğar ve birbirini koşullar. Öyle ise bu şart doğanın zorunlu bir diyalektiği değildir. Sınıflı toplum en nihayet özgürlükçü değerlere karşıt bir yapı içinde ve ne yazık ki doğal toplumun içinden doğmuştur. Ama nasıl çıkmıştır? Bu doğuş, bilinçli bir çabanın ürünüdür. En genelde bilinç olgusu hesaba katılmadığından bu doğuş, çoğunlukla zorunlu ve doğal bir diyalektik içinde sunulmuştur. Bu toplum biçimi insan yaşamı açısından özgürlüğün ve eşitliğin doğasını bozmuştur. Doğal ve zorunlu olmayan bir yolla, bilinçli bir saptırma ile kendisini doğurtmuştur. Dolayısıyla insanın doğasına zarar veren onu yaşanamaz kılan bir olgu, doğal bir zorunluluk nedeni ile doğal bir sonuç olarak gösterilebilir mi? Elbette buna “hayır” denilecektir. Toplumsal tarih açısından antagonizmayı yaratan işte tam da sınıflı toplumun bu var oluş doğasıdır.

Hiçbir kuram, hiçbir tarih tezi sınıflı uygarlığın bu var oluş biçimini özgürlüğün ve eşitliğin doğası ile bağdaştıramaz. Sınıflı uygarlık özgürlüğün doğasından bir sapmayı ifade eder. Bunun için, tarihsel anlamda gelişmiş olan tüm biçimleriyle sınıflı uygarlığın var oluş tezi, toplumsal var oluşun özü olan özgürlüğün ve eşitliğin doğası ile uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olmayı gerektirmektedir. İşin özü budur. Bu, aynı zamanda mücadelenin sürekliliğine ilişkin bir sorundur. Ne var ki uzlaşmazlık ile sürekli mücadele sorunu dogmatik bir bağlam içinde ele alınamaz. Uzlaşmazlık ve sürekli mücadele özgürlüğün idealizmine ilişkindir. Sınıflı toplum var olduğu sürece bu durum sürekli bir olgu halinde kendisini sürdürmek durumundadır. Ancak şu da bir gerçek ki, uzlaşma ile uzlaşmazlık bir arada yürürler. Bu nedenle uzlaşmazlık, biçimsel bir mantık içinde algılanamaz. Bir karşıtın diğer karşıtını yok etmesi biçiminde de nitelendirilemez. Geçmişte uzlaşmazlık hep bu biçimde kaba bir diyalektik yaklaşım ile ele alınmıştır. Somut hayatın dilinde sürekli savaş durumu ve ya birbirini yok etme yoktur. Hayatın dili bize şunu öğretmektedir. Bazen bir uzlaşma bir uzlaşmazlık nedeni olabilmekte, bazen de bir uzlaşmazlık bir uzlaşma nedenine dönüşebilmektedir. Örneğin uzlaşma vardır egemen sisteme koşulsuz bir eklemlenmeyi getirmekte, ama aynı zamanda uzlaşma vardır onu dönüştürmeye zorlamaktadır. Bütün bunlar somut hayatın kendine özgü zenginliği içinde yaratıcı ve tutarlı bir siyasal mücadele çizgisinin sorunları olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi özgürlük ve eşitlik eğilimine sahip ideolojik-siyasal bir çizgi, egemen sistem ile hem mücadele ve hem uzlaşma içinde olabilir. Eğilimler bir arada, iç içe bir uzlaşı içinde olabilirler. Nispeten bir denge konumunu yaşayabilirler. Ama aynı zamanda bir birini yaşamama anlamında bir uzlaşmazlık içindedirler. Kısacası uzlaşma ile uzlaşmazlığın mantığı bu şekilde açıklanabilir.
Sonuç olarak toplumsal tarih açısından antagonizmanın mantığını dile getirmek kendi başına çelişkinin doğası çözümlenmiş anlamına gelmemektedir. Aslına bakılırsa çelişkinin yeniden tanımlanmasına bir ihtiyaç vardır. Toplumsal yaşam itibariyle temel çelişkinin antagonist bir nitelikte olması bir bakıma çelişkinin doğal olmayan karakterinden kaynaklanmaktadır. Örneğin sınıflı toplum uygarlığını çelişkinin doğal bir sonucu olarak nitelendirmeye kalkıştığınızda onu, yaşanması gereken tarihin zorunlu bir kader çizgisiymiş gibi meşrulaştırmış oluruz. Oysaki tarih bu biçimde gelişmeyebilirdi. Çelişkinin doğasında bu biçimde bir zorunluluk yoktur. Bilinç faktörü, yaratılan bir çelişkinin zorunlu bir hal almasında önemli bir etken olarak rol oynayabilir. Bu açıdan doğa durumundaki bir çelişki ile toplumsal yapılanmalardaki çelişkiler birebir aynılaştırılamazlar. Bu ayırım yapılmadığı durumda hiçte olmaması gereken ve insanlarca yaratılmış olan bir çelişki sanki doğal bir zorunlulukmuş gibi algılanılmış olur. Fakat öte taraftan çelişkinin genel mantığından hareket edildiğinde nasıl ki doğa çelişkilerle açıklanabilmekte ise, aynı biçimde toplumda çelişkilerle açıklanabilmektedir. Bu anlamda doğa ile toplum karşı karşıya getirilemezler. Toplum doğa dışında bir olay olmadığı gibi doğada olup bitenler de kendisini toplumda yansıtmaktadır. Diğer taraftan ise toplum doğanın her hangi bir olgusu gibi ele alınamamaktadır. Çünkü toplum, yaşamı belirleyen doğa yasalarından farklı olarak kendi özgün yasallığına sahip, kendi yasalarını kendi belirleyen bir olgudur. Elbette bu farklı bir tartışma konusu. Burada bağlantısını kurmaya çalıştığımız antagonizma çerçevesinde çelişkinin yeniden tanımlanmasına bir ihtiyacın olduğu ve bu bakımdan doğada ve toplumsal yaşamda örtüşen ve birebir örtüşmeyen yanlardan hareketle bir takım mantıksal sonuçlara ulaşmaktır. Yaşamı belirleyen çelişki olduğuna göre doğal ve doğal olmayan çelişkilerden hareketle çelişkinin doğasına dair doğru sonuçlara varmak gayet önemlidir.

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz