Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

Özgürlügün Sosyolojisi nei le baslar?

Aşağa gitmek

Özgürlügün Sosyolojisi nei le baslar?

Mesaj  Misafir Bir C.tesi Ocak 09, 2010 6:48 pm

"Kuantum fiziğinde ki gelişmelerle ulaşılan yeni doğa ve evren anlayışıyla birlikte, insanlık yeni bir zihniyet devrimiyle yüz yüze kalmıştır. Kuantum felsefesinin zihinsel açıdan bize sunmuş olduğu olanaklar yeni ve çok güçlü bir zihniyet (düşünce) patlamasının kapılarını ardına kadar açmaktadır. Mitolojik ve dini geleneğin oluşturmuş olduğu kalıp ve sınırlamalarla dondurulan insan zihni, daha sonra kaba maddeci ve determinist yaklaşımlar üzerinden ilerleyen kartezyenci bilim anlayışı ve bu anlayış temellinde şekillenen klasik fiziğin tekdüze ve sınırlayıcı, bir nevi kaderci yaklaşımlarıyla birlikte, mekanikçi, determinist, kalıpçı bir zihinsel sürece dönüştürülerek sürdürülmüştür. Bu yaklaşımların bütününe paradigma diyoruz. 20. yy. da zirvesini yaşayan bu paradigma, tarz ve yöntemde kimi değişimler yaşamış olsa da mantık olarak eski zihniyet kalıpları klasik bilim anlayışında da aşılamayarak çok çarpık bir biçimde sürdürülmüştür. Aşırı realist ve mekanik bakış açısı olan Kartezyenci bilim anlayışı bilimi kullanma mantığı ile doğalcı düşüncenin yeniden dirilişi olan Rönesanssın esnek hümanist doğacı özü ile ters düşerek yeniden doğuş felsefesinin ruhunu da saptırmıştır. Bilimdeki determinist yaklaşım toplumsal zihniyet üzerinde tekrardan mutlakıyetçi, zorunlulukçu ve kaderci anlayışı hakim kılarak, toplum tekrardan itaatkârlığa zora ve seçeneksizliğe mahkum edilmiştir.
Kuantum teorisi ile güneş merkezli dünya, evren anlayışları aşılmıştır. Merkez olgusunun tamamen insan kurgusundan ibaret olan bir yanılsama olduğu anlaşılmıştır. Ve bu egemen güçlerce zihnimize yerleştirilmiştir. Evrenimizin merkezinde ne dünya ne güneş ne de başka bir şey yoktur. Hiçbir şey evrenin merkezi değildir. Kuantum fiziği ile yeni bir evren ve oluşum gerçekliğine varılmıştır. Belli bir kısmı keşfedilen ve hala keşif faaliyetleri sürdürülen evrenin o sonsuz sınırsız ve sürekli değişim ve gelişim halinde olan yapısı karşısında, sarhoş olmamak, kendinden geçmemek elde değildir. İlk defa sınırsız ve her türlü olasılığın mümkün olduğu bir evrende insanoğlu özgür düşüncenin ve yeniden düşünmeye başlamanın fırsatını elde etmiştir. Hele hele kuanta olaylarında karşılaştığımız o acayip anlaşılmaz ve mevcut sağduyu anlayışımızın dışına çıkan şeyler de eklenince, yeni bir düşünce selinin başlaması kaçınılmaz hale gelmektedir.
İlk defa bu düzeyde bol seçenekli, iradeli, özgür tercih yapabilecek insan gerçeğine varabilmenin yolu açılmıştır. Bu temelde insanda şu ana dek görülmemiş düzeyde, kendi doğasının farkına varabilmenin olanakları ortaya çıkmış, yaratıcı gücünü ortaya çıkarabilecek yeni bir düşünce sürecinin başlangıç noktasına gelinmiştir. Bu anlamda denilebilir ki, evren insan şahsında yeni bir devrim niteliğinde kendisini düşünmeye ve anlamaya başlayacaktır. Başta zihniyet devrimi olmak üzere, tüm anlayış duygu ve davranışlarımızda kuanta olayları büyük bir rol oynayacağa benzemektedir.
Şu anda hem kendimize hem çevremize hem de hayata bakışımıza yön veren, belirleyen, mutlak sınırlar çizen bakış açısı belirlenmiş zihniyetten edindiğimiz alışkanlıklardır. Gerek kendi benliğimizde kurmuş olduğumuz kendimizle ilişkilerimiz gerekse çevre ile kurduğumuz ilişkilerimiz ağırlıkta kendi duygu düşünce ve irademizin dışında bir gelişim seyri içerisinde oluşmuşlardır. Bu oluşum gerçeğinden dolayıdır ki kendimizi yeterince açığa çıkarıp kendi öz benliğimizle, irademizle buluşamıyoruz. Kuanta felsefesi tamda bu noktalarda yeni bir düşünce imkânı yaratarak, insanın harikalar yaratabilecek duygu ve düşünce gücüne ulaşmasını sağlar. Bu temelde başta kendimizde olmak üzere çevremizde ve yaşadığımız evrende büyük bir değişim dinamiği ve yaratıcı gücü haline gelebiliriz.
Özünde sürekli değişim olduğu halde günümüzde zihniyette duygu ve davranışlarda değişmezmiş gibi yer edinen kavramalar vardır. Kuantum felsefesi ile bu izafi kavramların benliğimiz üzerinde geliştirmiş olduğu kalıp ve sınırlamalar aşılmak durumundadır. Düşünsel olarak sınırsızlığa doğru bir seyir içerisine girildiğinde duygu ve davranışlarımız, zannedildiği gibi toplumsallığın ve bireysel ahlakın dışında yıkıcı sorumsuz olmayacaktır. Toplumsal olgu bunu gerekli kılmaktadır. Doğa ile ilgilenip doğal yapıyla birlikte ulaşacağımız sınırsızlıklar sorumsuzluğu kabul edemez. Çünkü doğanın bile kendisince bir ahlakı vardır. Bu açıdan hem toplumsal ahlak hem de doğa ahlakı dışına çıkılmaması hususunda bilince varmak gereklidir. Aksi halde, eski sorumsuz, ahlaktan kopuk bilim anlayışıyla yaklaşılırsa insanlık ve doğa yeni bir felaket ile yüz yüze gelmekten kurtulamayacaktır. Yeni bir zihniyetin oluşumuna temel teşkil edecek olan kuantum felsefesi eski bilim anlayışındaki sapma ve yanlışlıkların aşılması noktasında da özeleştiri sayılabilecek bir rol üstlenmelidir.
Eski Ve Yeni Bilim Felsefesinin Taşıdığı Farklılıklar
Klasik Fizik
Bir fiziksel olgu ele alındığında irdelenen fiziksel olay belli bir belirlilik-kesinlik taşır ve bütün fiziksel olgular (büyüklükler) aynı anda ve istenilen doğrulukta ölçülebilir.
Evrenin geçmişinde yaşanmış bazı olaylar incelenerek gelecekleri belirlenebilir. İstisnai durumlar dışında belirlenmiş şeyler genel olarak doğrulanır. Gözlem ve deneylerde küçük hataların çıkabilme olasılığına karşın, yapılan yorumlamalar öngördüğümüz sonuçları verir. Klasik fizikte ayrıntı ve olası küçük hatalara önem verilmez; önemli olan yasanın doğruluğu ve geçerliliğidir.
Klasik fizik mantığında incelenen her sistem veya olay birbirinden bağımsız düşünülüp öyle ele alınır. Bir sistemi oluşturan ve birbirleri ile direkt bir iletişim olanağı bulunmayan olgular ayrı olarak ele alınır.
Klasik fizik mantığı ile incelenen olayda, gözlemci ile kullanılan deney aleti değişiklik göstermez. Çünkü klasik fizik anlayışında uzay- zaman-mekân olguları birbirinden ayrı bağımsız olarak düşünülür. Bununla birlikte bu olgular her zaman ve her yerde değişmez aynı ve mutlaktırlar.
Kuantum fiziğinde öngörülen olay ve olguları düşünme ve ele alma mantığı, felsefesi ise şöyle sıralanabilir.
Olay ve olguların incelenmesinde bütünlüklü yapıda olasılıklar denklemi olan Sehreödinger’in dalga denklemi olarak bilinen denklem kullanılır. Kullanılan bu denklem sonucu elde edilen veriler sonucunda konum momentum ve diğer nicelikler elde edilir.
Kuantum teorisi fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizliği (indeterminizmi) sokmuştur.
Parçacıklar söz konusu olduğunda her büyüklük olasılıklarla belirlenir. Ve geleceğe yönelik yapılacak tahminler, ancak olasılıklara dayanılarak yapılabilir. Örneğin bir parçacığın uzayın herhangi bir yerinde olması durumu hakkında ancak olasılıklara dayanılarak tahmin yürütülebilir. Burada kesinlik arz eden bir yaklaşımın sonuç alabilmesi olanaksızlaşır. Temel ilke olarak olasılık esas alınır.
Kuantum felsefesinde görünürde birbiri ile hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında bağlılaşım olabilir. Bunu elektron pozitron çarpışması sonucunda oluşan fotonların hareketinde gözlemlemek mümkündür. Aynı kaynaktan çıkan ve karşıt yönlere doğru hareket eden fotonlar birbiri ile bağlantılı biçimde hareket etmektedirler. Birinin yönü değiştirildiğinde diğer foton da onunla uyumlu olabilecek tarzda aynı değişikliği sergiler.
Kuantum felsefesinde, gözlenen gözlemci ve gözlem aleti birbiri ile bütünlük oluşturur. Klasik fizikte olduğu gibi bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemez. Gözlemcinin amacı niyeti mantığı vb. şeyleri gözlemciyi irdelenen olayın bir parçası haline getirir. Gözlem aletinden kaynaklanabilecek hata ve hataların olasılığı da göz önünde tutulur. Yine gözlenenin kaba görünümü hareketi dışında, iç deviniminin getirmiş olduğu çok yüzlü davranışlar da göz önünde tutularak, bir anlamda birbiri üzerinde oluşturdukları etkiler de hesaba katılarak olay ve olgular üzerinde doğru sonuçlara varılmaya çalışılır.
Kuantum felsefesi iki ayrı durumun bir anda bir arada olabilirliğini öngörür. İki durumun üst üste binmesi, aynı anda iki farklı durumda olma hali, iki farklı yerde olabilme olasılığının özellikle kuanta olaylarında görüldüğü gibi,kuantum dünyasında da mümkün olabileceğini savunur.
Klasik fizikçe evrensel çekim alanı olarak belirtilen her şeyin kendisince bir alan oluşturduğu tespiti, izafiyet teorisince, elektron alanlar olarak elektromanyetik alan şeklinde belirlenmiştir. Kuantum alanları ise fotonun kapladığı alan foton alanı olarak belirlenip adlandırıldığı gibi bütün parçacıkların içinde yer aldığı kendi alanları olarak tanımlanır. Yani atom altı parçacıklar dünyasında madde enerji ayrışımı dolayısıyla kütle manyetik alan ayrışması yapılmaz. Bir parçacığın alanı ayını zamanda parçacığın kendisidir.
Klasik fizik felsefesiyle kuantum felsefesinin geliştirmiş olduğu bu seçenekler genel kıyaslamalar temelinde olay ve olgulara bakışta bir farklılık arz eder.
Başta da belirttiğimiz gibi beynimiz -kuantum teorisinin hassas ölçülerine göre- yüzyıllardır geleneğin ve ölçücü bilimin çok kaba diyebileceğimiz ölçü aletleri ile determinist algılamaların etkisinde şekillenmiştir. Duyu organlarımız da aynı mantıkla bir algı ve kavrama körlüğü yaşamaktadır.
İlk kadın büyücülerden peygamberlere, peygamberlerden Thales gibi filozoflara, Thales’ten Einstein’a kadar bütün düşünürler birbirlerine yakın algılama yöntemleriyle hareket etmişlerdir. Einstein gibi bir deha bu tarz düşünüş tarzının zirvesine ulaşarak bir anlamda da bu düşünüş tarzının sonunu getirmiştir. Bunu yaparken de yeni bir düşünce yoluna girilmesine büyük katkıları olmuştur. Ancak kendisi doğadaki acayiplikleri kabullenememiştir. Einstein’a kadar uzanan eski bilimsel süreçlerde doğa olayları makro fizik kuramları ve matematikteki inceliklere rağmen hep kaba mantıkla ele alınmıştır. Yaratılan makro fizik kuramları bu kaba mantığın çerçevesini aşamamıştır. Bu anlayışın doğayla temasa geçmede ölçü aletlerini kullanarak kuruduğu ilişki, doğayı idealize etmekten öteye gidememiştir. Olaylar hep dıştan kaba geometrik yaklaşımlarla irdelenmiş olayın kendi içindeki potansiyelli, olayın iç geometrisi dikkate alınmamıştır. Olayın iç dinamiğine yani olayın kendi içinde kendini bir anda dönüştürebilecek olanakları ve bu olanakların bir anda potansiyel bir bütün olarak davranışa, kısacası olasılık denilen birikim dinamiğine dönüşebileceği hususu anlaşılamamıştır. Bu biçimci mekanik ve keskin mantık, kuanta olayları karşısında işlevsiz hale gelmektedir.
Bu kısa kıyaslama ve değerlendirmelerden sonra kuantum teorisinin yeni doğa evren ve insan tasvirleri ekseninde açığa çıkarmış olduğu temel ilke ve özelliklerini ele alalım. Bu ilke ve özelliklerin toplumsal alanda özellikle de insan olgusunda nasıl yaşandığı noktasına daha fazla yer vererek sosyolojik ve felsefi yönleri üzerinde duralım.
Belirsizlik ilkesi
Bu ilkeye göre bir taneciğin konumu ve hızı aynı anda tam bir duyarlılıkla ölçülemez. Örneğin bir taneciğin konumunu kesin olarak belirleyecek bir deney tasarlanırsa, onun momentumu tam olarak ölçülemez. Momentumu ölçülürse bu kez parçacığın konumu tespit edilemez. Daha basit bir deyişle eğer bir parçacığın tam olarak nerede olduğunu kesin olarak biliyorsak aynı anda taneciğin nereden geldiğini veya nereye gideceğini kesin olarak bilemeyiz. Yine bir parçacığın nasıl hareket etiğini bilirsek onun nerede olduğunu belirleyemeyiz. Bir parçacığın konumu ve hızı ayrı ayrı ölçülebilir. Ancak konumunu ve hızını aynı anda belirlemek, aynı dalga fonksiyonu içinde ele almak bir sonuca varmak için önümüzde sınırlamalar çıkar.
Bu ilke klasik fizikten temelli bir kopuşu sağlayan kuantum fiziğince ispatlanan en temel ilkedir. Klasik fizik, kesin olarak bilinemeyecek hiçbir şeyin olmadığını öngörür. Klasik fiziğe göre bir şeyin geçmişi ve günümüzdeki konumu bilinirse, o şeyin geleceği de büyük oranda belirlenebilir. Ancak kuantum dünyasındaki parçacıklar göstermiştir ki, parçacığın bir hususu belirlenince diğer hususu sonsuz belirsizlikler içerir. Yani kuantum fiziği olay ve olguları ele almada onun doğruluğu hakkında bir kanıya varmada belirlenimcilik değil, olasılıklardan hareket edilerek, doğruya yakın tahminde bulunmanın daha doğru bir yaklaşım olduğunu söylemektedir. Determinist mantık ve ölçü yöntemiyle doğadaki her şey bilinemez, çünkü doğa bizim mantık ve ölçülerimizin çok üstünde farklı işleyiş yasalarıyla hareket etmektedir.
Bu mantık ve ölçülerle daha karmaşık bir yapıya sahip belirsizliklerle dolu olan insanı anlamaya çalışıldığında, büyük yanlışlıklara düşüleceği ve kesin sonuç elde edilemeyeceği bilinmelidir. Bazı sonuçlar elde edilse de insan doğasınca kabullenilmediğinden sağlıksız ve yanlış sonuçlara varmanın ötesine gidilemez.
Makro ve mikro dünyanın doğal işleyişleri insanda da mevcuttur. Özellikle de atom altı (mikro) dünyada keşfedilmiş olan ilke özellik ve hareket yasaları akıllı bir organizma olan insan doğasında rahatça izlenebilmekte ve yaşanmaktadır.
İnsan olgusuna yaklaşılırken, determinist yaklaşım ve ölçüleri insan doğasına dayatmak, hakim kılmaya çalışmak yine insan doğasının kabul edemeyeceği kalıp ve kurallar dayatmak yerine, insan doğasının sistemi esas alınmalıdır. Determinist mantıkla tanrılar sınırlar oluşturulup köle olmaya koşulmamalıdır. Binlerce yıldır insanlık bu tarz mantıkla adeta kendi yaratımlarının esiri olarak yaşamaktadır. Bu da büyük toplumsal kaos ve acılara sebebiyet vermiştir. İnsanlık tarih boyunca en büyük acıları, köleliğin her biçimini ve esareti bu mantıktan dolayı yaşamıştır. En son Kartezyen anlayışın klasik kaba determinist yaklaşımı da bu tarihsel gerçekliği aşamamış, insanlığın ataerkil sistemde edindiği paradigmasını kendi bilimsel mantığı içinde sürdürmüştür. Bu mantık yapısından kaynaklı yaklaşımlara günlük yaşamda çokça rastlamak mümkündür. Bunlardan en belirgin biçimde kendisini ortaya koyan ak-kara mantığıdır. Bizim için bir şey ya ak ya da karadır. Bu mantıkla olay ve olguları ele aldığımızda diğer renklere yer vermeyerek, geliştirdiğimiz yorumlar veya hakkında verdiğimiz kararlar sağlıklı bir analiz geliştirmemizi kısıtlamaktadır. Bu algılama ilkesiyle bir şeye siyah denilmiş ise siyahtır. Çok kaba bir belirlemeyle ayrıntılar ve başka renkler de içerdiği hususu gözden kaçırılır pek dikkate alınmaz. Direkt ya siyah ya da beyaz demek çok kaba bir biçimde olguyu ve düşünceyi katletmek demektir.
Yoruma yol vermeme, yanlışlık olasılığını kabullenmeme, nokta koyma, durdurma, dondurma başka bir deyişle öldürmektir. Gerek doğal yapıda gerekse hayatın kendisinde kusursuz, , yorum gerektirmeyen şey hemen hemen yoktur. Gerek kendi benliğimizi ele almada gerekse çevremizle olan ilişkilerimiz bakımından mükemmel, sorgulamaya, yoruma, değişime yol vermeyen, muhafazakâr yaklaşımlar gelişmeyi engeller. Bu yaklaşımlar gelişmeyi ve değişimi engellidiği gibi hem kendi benliğimizle hem de çevremizle kurmuş olduğumuz ilişkilerimize de oldukça zarar veren bir yaklaşım olur. Bu bizi sağlıklı olmayan duygu, düşünce ve ruh hallerine doğru götürür. Bu mantık olay ve olgulara yaklaşımlarımızda da aynı sonucu ortaya çıkarır.
Belirsizlik makro dünyada her şeyi belirsizleştirme anlamında ele alınmamalıdır. Belirsizlik daha çok, mantık olarak olasılıklara yer verme bol seçenekli değişebilir bir doğada yaşadığımızın farkında olmak anlamına gelir. Belirsizlik ve olasılık aynı zamanda kader gibi dayatılan değişmez yapılar biçiminde zihinlerimizde kazınan şeylerin de değişebileceğini, bunun mümkün olduğunun kavranması anlamına da gelir. Doğanın olmasını yasaklanmadığı her şeyin gerçekleşmesi mümkündür.
Doğa tarafından hiçbir şey mutlak değişmez ve yasaklı olmadığına göre, mevcut sistemin mantığı tarafından insan doğasının kabullenemeyeceği şeylerin dayatılması karşısında, insanın yaratıcı gücü kendi özgür doğasıyla sağlayabileceği yeni yaratımları geliştirmesi bakımından, belirsizlik ve olasılık teorisinin anlaşılması büyük önem taşır. Bu felsefi kavramlar, insan ve doğa yapısına göre yaşamı özgür ve yaşanılır kılma bakımından da temel alınması gereken en uygun kavramlardır. İnsan doğasını anlama da doğru analiz ve izah getirmede, belirsizlik ve olasılık ilkeleri temel alınmak durumundadır. Bu yeni felsefi yaklaşımla evrene, doğaya, insana zenginlikleriyle bakabilmek anlayabilmek günümüzün gerçekleşmesi en zor zihniyet düzeyidir. Mutlak ve kesinlik peşinde koşan insanın birden belirsizlik ve olasılık mantığıyla düşünmeye başlaması kolay değildir. Kuantum felsefesinde açığa çıkan doğa işleyişinin yeni izahını Einstein’ın bile kabullenemediği bilinmektedir.
Belirsizlik olasılık aynı anda iki farklı konumda bulunma durumudur. Bunlar mevcut sağduyuyu aşan yeniliklerdir. İzafiyet teorisi ile klasik fiziği yıkan Einstein kartezyenci anlayışı bırakmak istememiştir. Einstein’a göre her şeyde bir kesinlik olmalıydı. Her şey tam olarak bilinebilirdi. Ancak kuantum dünyasındaki olaylar, bize bunun öyle olmadığını olmayabileceğini, dolayısıyla her şeyin kesinlik temelinde tam olarak bilinemeyeceğini, belirlenemeyeceğini göstermiştir. Kuanta olaylarının belirsiz aynı anda iki farklı durumda olma durumu karşısında Einstein, bir şey ya olmuştur ya da olmamıştır, ya buradadır ya da başka yerdedir biçiminde ele almıştır. Belirsizlik ve olasılık durumlarını birer ilke olarak kabullenmeyerek tanrının doğa olaylarında zar atamayacağını belirtir. Çünkü mantığında tanrı gibi determinist bir varlık yatmaktaydı. Bu söylemi de bu temel mantık yapısından ileri gelmektedir. Einstein’ın bu yaklaşımı karşısında ünlü kuantum kuramcısı Nils Bor şu cevabı vermektedir: Doğrudur sevgili tanrı zar atmaz ama zarlar tanrıyı oynamaktadır demektedir. Tanrı yani kesinlik, kuantum fiziği ve felsefesiyle belirginlik kazanan olasılıkların son biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
Aslında yaşamımızı ve tüm doğal olayları belirleyen tanrı veya determinist bir güç değildir. Olay ve olgulara yön kazandıran belirleyen asıl şey, rastlantı ve olasılıklardır. Akıllı bir varlık olan insan, yaşamını idame edebilmek ve geleceğini güvence altına alabilmek için hep bu belirsizliklerden kurtulma çabası içerisinde olmuştur. Her zaman kesinlik arayan insan bunu çok planlı, programlı ve bilinçli bir şekilde yapmaya çalıştığı halde, kendisini hiçbir zaman tam olarak rastlantı ve belirsizliklerden kurtaramamıştır. Çünkü kuantum düzeyindeki o belirsizlik durumu insanın kendi içinde kendi doğasın da vardır. Ne kadar netleşmiş bir durum da olsa, insanın içinde bir akıntı bir belirsizlik durumu hep vardır. Evren genelde belirsiz kaotik nicel ve nitel değişim dönüşümlere sahne olan bir yapıdadır. Bu nedenlerden ötürü belirsizlik ve kaos olgusu yeni bir bilim dalı biçiminde ele alınmaktadır. Bu bilim bütün olarak bilimsel gelişmeleri bir sentez içerisinde toplama iddiası taşımaktadır. Kaos bilimine göre, evrenin en büyük çoğunluğunda hâkim olan bizim mantığımızca düzenli olmayan nonlineer (düzenli olmayan) sistemler işlemektedir. Nicel birikimlerin nitel patlaması biçiminde de ele alabileceğimiz bu kaotik ortamda, kelebek etkisi olarak belirtilen durum yaşanabilmektedir. Hiç hesaba katılmayan şeylerin birikmesi ya da biriken şeylerin yeni bir duruma taşıyabilecek düzeye varması anında bir kelebeğin kanat çırpışının yaratacağı etki bile muazzam değişimi gerçekleştirmesine sebebiyet verebilmektedir. Yani son damlanın okyanus sularının karaya taşmasına neden olması gibi bir durum söz konusudur. İnsan burada, hiç hesaba katılmayan ancak ayrıntı bile denemeyecek bir şeyin koca bir olguyu belirlediğini görebilmektedir.
Kaos ve olasılık bağlamında birey olarak insanda yaşanan boyutunu ele alacak olursak, insanın yönünü belirlemede olasılıkların büyük rol oynadığını görebiliyoruz. İnsanın gerek iç ilişki ve çelişkileri gerekse de dış dünya ile olan ilişkilenmeleri belirsizlik ve olasılıklarla doludur. İnsan duygu, sezgi ve düşünce taramasından geçirilen olasılıklardan zorunlu dış dayatmalar olmadıkça kendisi için uygun olanları belirginleştirmeye çalışır. Bir durum belirginlik kazanmadan diğer tüm durumlar olasılık dâhilindedir. Hepsinin de gerçekleşebilme şansları vardır. Ancak insanın seçici iradesi bir olasılığı belirginleştirirken diğerlerini o an için devre dışı bırakır. Ancak bunun yanı sıra bir de insanın iradesi dışında insanı etkileyen ve belirleme gücünde olan şeyler vardır. İnsan bunlardan bir kısmını görür, hissedebilir ancak hiç düşünemediği olasılıklar da mevcuttur. Bunun bir de yerel olmayan ama insan psikolojisini, ruh hali ve algı süreçlerini etkileyen şeyler de vardır. Dolayısıyla insan bazen nereden nasıl etkilendiğini anlayamaz bile. Bunu en çok hisseden bunun farkına varan insanlar genelde çok hassas kendisiyle çevresiyle genel doğayla anı anına canlı bir ilişki içerisinde olan ve bu duyarlılıkla algılayan ve yaşayan insanlardır. Kaba mantık ve yüzeysel duygulara sahip insanlar bunu yeterince algılayamaz ve buna anlam da veremezler.
Kaos durumu insanın beli bunalım dönemlerini yaşadığı ve yeni kararlar verme durumu ile karşı karşıya olduğu dönemlerdir. Bu anlarda bazen değer biçmediğimiz bir şey, küçücük bir ayrıntı doğadaki hareket, renk, ses, soğuk, sıcak gibi iklimsel şartlar da kaos dönemlerinde insanın iyiyi ve kötüyü, yaşamı veya ölümü seçmesinde belirleyici etkenler olarak rol oynayabilir. Toplumsal olgunun kendisinde de ilişki ve çelişki arasındaki diyalektik evrimsel bir tarzda böyle işler.
Nitel dönüşümler toplumsal gerçeklik içerisinde öyle kolay kolay gerçekleşmemektedirler. Böylesi nitel değişim ve dönüşüm süreçlerinin yaşanabilmesi durumu beli bir toplumsal kaotik süreçlerde gerçekleşebilmektedir. Böylesi kaotik süreçler ileri-geri, iyi-kötü şeklinde ilerleme imkânlarına sahiptir. Olasılıkların fazlalaştığı durumun kendisi olan kaos dönemleri, az da olsa yaşam imkanlarına sahip hususlarda dahil, her türlü çıkışın gerçekleşebilmesinin mümkün olduğu süreçlerdir. Bu durumda en güçlünün kendisini hâkim kılabilme durumunun yanı sıra en zayıfın hatta hiç hesapta olmayan yeni bir çıkışın da ortaya çıkabilmesi ve yeni toplumsal şekillenmede belirleyici konuma yükselmesi de olasılık dâhilindedir. Önemli olan doğru tahlillerin yanı sıra yeni toplumsallığa yön verebilecek kadro ve örgütlülüklerin bilinç- irade durumudur. Kuantum dünyasında en küçük parçacıkların en temel parçacık olması ve en önemli rol üstlenmesi, maddi yapının gerek oluşumu gerekse bir aradalığını belirleyen konumda olmaları, küçüğün yani en küçük parçanın da büyük değişimlere damgasını vurabileceği hususu bu kanıyı güçlendirmektedir. Bu durum kaos ortamlarında daha fazla geçerli hale gelmektedir. Böylesi durumlar olasılıkların en fazla olduğu durumlardır.
Toplumsal kaos anlarında en zor konu doğru ile yanlışı bir birinden ayırmaktır. Çünkü hâkim olan yaşanmış sistem aşılmak üzeredir, ancak yenide henüz tam anlamıyla güç olamamıştır. Bu nedenden dolayı çözüm adına doğru-yanlış birçok şey kendini ifade etmek istemektedir. Bir kez doğru yöntem belirlen dimi yürümek bir o kadar kolaylaşmaktadır. Gerisini cesaret, inanç ve akıllı bir biçimde mücadele etmek belirleyecektir. Bazen de birçok gücün kavgası ve mücadelesi sonucunda birçok özelliği içinde barındıran ve hiçbir rengin tam olarak kendi rengini hâkim kılamadığı sonuçlar da ortaya çıkabilmektedir. Belirsizlik kaos ve olasılık bağlamında yeni mantığı kavrayabilmek için Kuantum teorisyeni fizikçilerin kullandığı ve kuantum felsefesinin özünü yansıtan ‘olmaz olmaz deme, olmaz olmaz’ Çin atasözünü hatırlatmakta yarar vardır.
Olabilirin anlamını kavrayamayanlar hep olabilecek şeyler karşısında şaşıracaklardır. Ama olabilirin oluru mümkündür. Bu anlayışla olay ve olgulara bakanlar olabilecek hiçbir şey karşısında şok olmazlar. Ancak insani ahlakın doğru güzel erdemiyle hareket edildiğinde bu felsefi yenilikler toplumsallığa ve insan doğasına göre bir sistemin yaratılmasını olanaklı kılabilir. Burada ideolojik amaç niyet önem kazanmaktadır. Yine sürekli bir akıntı içerisinde olan insanın seçimi oldukça önem taşımaktadır. Büyük bir enerji seli olan insanın olumlu veya olumsuz iyi veya kötüye doğru kayabilecek bir potansiyele sahip olması, dürüstlük saflık iyi amaçlar edinmesi oldukça hayatiyet arz etmektedir. Dolayısıyla belirsizlik durumu toplumsal alanda ahlakı yadsıyan bir durum değildir. Tam tersi insan doğasını kapsayabilecek insan doğasınca şekillenen bir toplumsal ahlakın yaratılışını da olanaklı kılar.
İkililik ilkesi:
Toplumsal düşünce tarihi boyunca insan zihninde çelişkiye neden olan ve felsefenin de ana bir gündemini oluşturan dualist yapı çeşitli peygamber, bilge ve filozoflar tarafından değişik biçimlerde yorumlanmaya çalışılmış bu konuda çeşitli görüş ve yaklaşımlar öne sürülmüştür. Ruh, beden, varlık, yokluk, yaşam, ölüm vb. gibi ikilemler pek doyurucu bir izaha kavuşturulamamıştır. Son olarak bilimsel yöntemin kurucularında sayılan Rene Descartes de bu ikililik olgusunu ele almıştır. Descartes keskin bir biçimde ruh ve beden ayrımına gitmiştir. Her şeyin merkezine radikal kuşkuya dayalı düşünceyi koyarak, bilinci ruhtan ruhu ise bedenden koparmıştır. Descartes’in bu anlayışı batı biliminin tümüne damgasını vurarak büyük tahribatlara yol açmıştır. İnsanı ruhsuz makine, ilişki biçimleri ve düşüncenin ürünü gibi anlaşılmaya yol açacak bir yöntemle ortaya koymuştur. Bu durum Einstein’ın büyük devrimci buluşuna kadar yorumlanarak böyle sürdürülmüştür. Einstein tarafından madde ile enerjinin özünde aynı şeyler olduğu, birinin diğerine dönüştüğü anlaşılınca bu sorun bir nevi çözümlenmiş oldu. Madde ile enerjinin aynı özün iki farklı yansıması biçimi olduğu durumu anlaşılınca, ruhun da bedenin başka bir biçimde yansıtılması olduğu sonucuna da varıldı. Ruh ile beden madde ile enerji, felsefi bakışta aynı şeylerdir.
Enerji maddenin ruhu durumundadır. Maddenin enerjiye enerjinin ise maddeye dönüşmesi maddenin hiçbir zaman yok olamayacağı sonucunu da doğurur. Bu toplumsal gerçeklik içinde geçerlidir. Bir olgu başka bir olguyu yok ederek kendisini var edemez. Onu geriletebilir, kendi kapsamına alabilir, bu temelde hâkim hale gelebilir ancak hiçbir zaman tam olarak yok edemez. Çünkü doğanın özünde yokluk değil, daha çok varlık ve oluşumun nicel ve nitel değişim dönüşümler biçimindeki sürekliliği söz konusudur. Yeni Felsefe, gerek dalga parçacık ikilemi, gerekse varlık yokluk ikilemlerini şöyle ifade etmektedir; ‘Varlık yokluk dualistlik çelişkili yapı hareketi varlıkla yokluğun karşı karşıya gelmesi yeni bir oluşumdur. Hareketin kendisidir. Varlık yokluk olmadan açılamaz. Hareketlenemez, özde oluş varlığın yokluğa karşı direnmesidir. Varlık yokluğu yokluk ise varlığı bitirmeye çalışırken sonuçta üçüncü bir eğilim olarak evren ortaya çıkmaktadır. Parçacık veya dalga tek başına olmamakta ancak birbiri ile ilişkili olması halinden ibarettir. Dolayısıyla oluşumu sentezleyebilmektedir.’ Doğanın temel yapı taşları olan kuarklar ve diğer tüm parçacıkların tümünde bu ikili durum mevcuttur. Kuarklar anti kuarklar, proton anti proton, elektron pozitron gibi tüm parçacıklar böylesi bir ikililiğe sahiptirler. Tek başına hareket ve oluşum sentezlenememektedir. Örneğin eksi yüklü olan ve esas elektrik yük taşıyıcısı elektronlar, pozitronlar olmadan yeni oluşumları sağlayabilecek işlevselliği yakalayamamaktadırlar. Elektronlar ancak karşıtı olan pozitronlarla bir araya geldiğinde foton dediğimiz ışığa dönüşebilmektedirler. Bu yapı tez-antitez-sentez biçiminde de ele alınabilir. Elektronları tez, pozitronları anti tez, bunun sonucunda yeni bir eğilim olarak foton dediğimiz ışık sentezlenmektedir.
İnsanın biyolojik doğumu da bu biçimde ele alınabilir. Kadını tez, erkeği anti tez, üçüncü bir şey sentez olarak çocuk oluşmaktadır. Bu ikili yapı gerek maddenin özünde gerekse zihinsel biçimlenişimizde gerekse de olay ve olguları ele alış tarzımızda çok belirgin bir biçimde yansımaktadır. Bu gerçeklik ruh-beden, madde-enerji, yaşam-ölüm, iyi-kötü, karanlık-aydınlık sıcak-soğuk ve daha birçok biçimde belirginlik kazanmıştır. Bunlardan bazıları göreli dolayısıyla bizim zihinsel yaratımlarımız sonucunda anlama kavuşmuş olsalar da doğa kendisini bu biçimde var etmektedir. Şu anki zihniyet yapılarımız tek seçeneklilik üzerinden şartlana gelmiştir. Bir şey bizim için ya iyidir ya da kötü, ya siyahtır ya da beyaz, ya dalgadır ya da parçacık, ya o olur ya da olmaz. Ancak kuantum fiziği ile doğa gerçekliğinden şunu öğrenmiş oluyoruz. Birlikte olabileceğine ihtimal vermediğimiz, bir arada var olamaz dediğimiz ve antagonist, uzlaşmaz çelişki olarak bildiğimiz çelişkiler bile eski anlamını yitirmektedir. Doğa bize en imkânsız bildiğimiz iki farklı hareketin bile yan yana olabileceğini ve birbirine zıt olsalar bile uyumu gösterebileceğini, en uzlaşmaz çelişkilerin dahi bir çatı altında uzlaşabileceği bunun için farklı seçenek ve noktalar geliştirebileceğini göstermektedir.
Doğada uzlaşmazlıktan çok uyum, uzlaşma ve tamamlayıcılık vardır. Örneğin oluşum ve hareket gerçekliği zıtlarını yok etmeden de mümkün olabilmektedirler. Var olmak bir arada yaşayabilmek en zıt kutuplarda seyretse dahi mümkün olabilmektedir. En önemlisi de şunu öğrenmiş oluyoruz ya o ya da öteki den çok, hem o hem de diğerinin birlikte var olabilirliğidir. Yine olay ve olguları ele almada, tek seçeneklilik tek yol yöntemi aşılmaktadır. Her şeyde en az iki olmak üzere birçok seçenek ve yol bulma olanağı vardır. Bu anlamda birçok yol ve yönteme sahip olmak yine bol seçeneklerle olguları ele almak böyle bir bakış açısı kazanmak büyük bir zihinsel devrim anlamına gelmektedir. İnsanda yaşanan ikili yapıyı yorumlayıp bu temelde kendi doğamızdaki şeyleri daha iyi kavrayabilirsek, gerek kendi benliğimizi ele almada gerekse çevremizi ele alıp yorumlayabilmede yeni ve çok daha sağlıklı bakış açılarına ulaşabiliriz.
İnsan olgusu hem iyi hem de kötü eğilimlere doğru yol almaya açık bir yapıdadır. Gerek kendisi gerekse çevresi tarafından iyi eğilimler edinmeye yol almaya çalıştığında iyi eğilimler insanda belirgin hale gelir. Aynı şekilde gerek kendisi gerekse çevresi kötü eğilimler edinmesinde rol oynar ise, insanda daha fazla kötü eğilimler baş gösterir. Ana ve babanın genetik özelliklerini taşımakla birlikte hiç kimse doğarken, iyi veya kötü değildir. Genetik özelliklerle kendi benliğinde baş gösteren şeyler ve çevresinden edindiği şeyler bireyin oluşmasında rol oynarlar. İnsan için yüzde yüz iyidir veya kötüdür denilemez. Öne çıkmış iyi veya kötü eğilimlerinden dolayı insan için yüzde yüz iyi veya kötüdür anlamı çıkmayabilir. İnsanda öne çıkmış iyi veya kötü eğilimler vardır, gerçekleşen iyi ile kötünün çatışmasıdır. Önemli olan iyi tarafın başarısını sağlayacak yöntemler ile onu güçlendirmektir. Işıktaki dalga parçacık ikileminin bir arada ve sürekli mücadele halinde olan gerçekliği gibi, insandaki iyi ile kötü eğilimler sürekli bir mücadele içerisindedir. Bu çatışmada baş aktör belirleyici güç ve irade insan gerçekliğinin kendisidir. Bu durumu toplumsal gerçeklik, çevre büyük ölçüde etkilese de, hatta kimi toplumsal yapı ve durumlarda belirleyici bir biçimde rol oynayabilse de benliğinin farkına varan özgür irade sahibi insanlar her halükarda kendi kendilerini, bazen toplumu dahi belirleyebilme gücünü ortaya koyabilirler. Bu açıdan bakılacak olursa iyilik ve kötülük yüzdelikleri karşısında inançsızlık veya tam inanç beslemek doğru değildir. Daha çok mücadelenin sürekliliği, değişimin ve gelişmenin mümkün olduğu kanısı ile yaklaşım geliştirmek daha gerçekçidir.
Bu gerçekliklere deneyimlerimizde de çokça rastlamaktayız. En iyi denilen birinin en son düşünebileceğimiz kötülükleri yapabildiği bolca görülen bir durumdur. Bunun yanı sıra bizce kötü özellikleri olan insanlarında bazen bizi şaşırtacak derecede iyi şeyler yapmışlardır. Anbean farklılaşabilen psikolojik bir yapıya sahip, en fazla değişim potansiyeli taşıyan insan olgusu, farklı bir yaklaşımla ele almayı gerektirir. Yeni Felsefenin, doğanın algı gücü ve küçük evren olarak tanımladığı insan, tüm evrensel yasaların kendisinde dile geldiği bir varlıktır. "Evreni anlamak ve çözmek istiyorsan insan çöz denmistir" İnsanı ele alma ve insan olgusuna yaklaşım böyle bir kapsam ve içerikte olursa ancak sağlıklı sonuçlar elde edilebilir. Dar basit kalıplarla insanı tanımak insanı yaratabilmek güç ve yanlış bir yaklaşım olmaktadır. Böylesi yaklaşımlar insanın algı ve anlam gücünü zedeler, yaratıcılığını sınırlar en büyük zorlamalarda bile kuru ve ufuksuz bir eylemcilikten öteye götüremez. Doğru algı ve anlam gücüne varıldığında bu büyük eylemciliği de beraberinde getirir.
Kuantum felsefesine göre insan olgusundaki bir özellikten yola çıkarak, bir bütün benlik üzerinde belirlemeci yaklaşımlara gidilemez. Sürekli olan iyi ile kötü eğilimlerin mücadelesinde belli süreçlerde sıçramalarla yeniliklerin gerçeklemesidir. Böylesi sıçramaların gerçekleştiği süreçlerde iyi bir özellik, oluşmuş kötü özellikleri alt edebilir. Aynı durum tersi için de geçerlidir. Bir insanın yapısını oluşturan birçok küçük sistemin yaratığı bütünlüktür. Ancak her küçük sistem kendi başına var olmaz genelde parçayı belirleyen bütündür. Parçanın bütün üzerinde devrimci rol oynaması durumu çok ender ve belirli süreçlerde mümkün olmaktadır. O açıdan bir şeyden yola çıkarak yargılara varmak ve tüm benliği ona sığdırmaya çalışmak olumlu ve doğru bir yaklaşım değildir. Dogmatik kaba maddeci anlayışı aşan kuantum felsefesi bize maddenin iç devinimi olduğunu ve bir anda büyük dönüşümler gerçekleştirebilecek potansiyeller taşıdığını göstermiştir. Hele hele konu çok karmaşık, büyük yaratıcılığı ve değişimleri gerçekleştirebilecek bir güç ve iradeye sahip düşünen bir varlık olarak insan olduğunda, ani değişim-dönüşümler yaşamasına asla şaşmamak gerekir. Bu açıdan ön yargılar oluşturup belirlenimci yaklaşımlar sergilemek, sağlıklı ilişki yorum ve çözümlere varmayı engeller. Dolayısıyla bu kaba determinist bir yaklaşım olur. Önyargı oluşturma ve ön yargılar üzerinden ilişki geliştirme yanlış olana götürür. Bireysel ön yargılar bireyler arasındaki ilişkileri zedelerken, oluşan veya oluşturulacak olan toplumsal ön yargılarda toplumsal ilişki ve gelişmeyi büyük ölçüde zedelerler. Buda bütün toplumsal yapıların birbirlerini daha yakından tanıması, kaynaşması ve birbirlerini sağlıklı çözümlemelerini, anlayabilmelerini de sekteye uğratır. İkililik ilkesi üzerinden doğa ve insan olgusunu kısaca böyle yorumlarken, sonuç olarak vardığımız nokta; İnsan ve doğa gerçekliğine ya ben ya sen mantığı ile değil, ben sen, biz hepimiz ve hatta doğadaki her şeyin var olduğunu öngören yeni bir zihniyet penceresinden bakmak gerektiği gerçeğidir.
Evrensel Bağıntı İlkesi
Doğadaki olay ve olgularda, hiçbir yerde direkt bağlılaşım olanağının bulunmadığı, birbiri ile olan iletişimlerinin gözlemlenemediği varlıklar arasında da bağlılaşımın olabileceğin öngörür. Evrenin kendisi şeylerin bütününden oluşur. Kuantum düşüncesiyle varılan bağlılaşım ise şeylerden çok şeyler arasındaki ilişkiler ağını ifade etmektedir. Kuantum düzeyinde keşfedilen ilişkilenmeler eski dar ve yerel bağıntı kuramını aşmaktadır. Özce kuantum felsefesinin yeni doğa ve evren tasvirlerinde ki ilişkilenmeleri yerel düz nedensel ilişkilerin çok ötesinde yerel olmayan soyut nedenleri de kapsar. Somut bağlar kadar soyut bağların da varlığı ve önemini ön görür. Bağların düz nedenlerin ötesinde şiirsel tarzda, dolaylı ve çoğu zaman direkt ve somut bağlar bağlamında izah edemeyeceği tarzda bağıntılar oluşabilmektedir. Zaten kuantumun kendisi de büyük anlamda F.Kapra’nın deyimiyle bu olmaktadır. “Atom altı parçacıklar şeyler değil, daha çok şeyler arasındaki bağıntılardır. Ve bu böylece sürer gider. Kuantum düzeyinde şeylere asla son veremezsiniz. Devamlı bağıntılarla uğraşırsınız. Doğadaki bütünleyicilik esas bağıntıdır. Atom altı dünyada bağıntılar, parçacık karşı parçacık ikilemini temel alınıp bu bağlam üzerinde durulmasıyla daha iyi anlaşılır.”
Parçacık fiziği teorisine göre aynı matematiksel ifade eğer geçmişten geleceğe ya da gelecekten geçmişe doğru bir elektron hareket ediyorsa bu aynı zamanda karşıt yöne doğru bir pozitronun hareket ettiğini ifade eder. Parçacık etkileşimleri uzayda sağa sola zamanda ise ileriye geriye doğru hareket eden (4 boyutlu evrenin) uzay zamanın herhangi bir yönüne dağılır. Bu etkileşimleri tanımlayabilmek için uzayın bütün bölgelerini olduğu kadar zamanın da bütün anlarını kaplayan haritalara ihtiyaç vardır. Bu haritalar uzay zaman diyagramları olarak bilinir. Hiçbir belli zaman yönüne sahip değildirler. Sonuç olarak onları kullanırken, önce ve sonra kavramları kullanılamaz. ,Bundan dolayı neden ve etki (sonuç) arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Bütün olaylar birbiri ile karşılıklı bağıntılıdır. Fakat bağıntılar klasik anlamda nedensel değildir. Bütünün etkileşimi sonucu belirlenmiş olmaktadır. Belirleyici olan düz çizgide zincirsel nedenler değildir. Atom altı olaylarda bütünle parçaları arasındaki ilişkiler ve etkileşimler onların varlıklarından daha önemlidir. Hareket vardır ama enikonu hareket edenler nesneler değildir. Faaliyet vardır ama failler ortada yoktur. Adeta görünmeyen bir gösteri söz konusudur.
Bunda hareketle bir toplum yorumlamasına gidersek, hiçbir şey yalnız başına tüm çevre hatta tüm doğal yapı düşünülmeden kendi özellikleriyle doğru bir biçimde izah edilemez. Bu açıdan birey toplumundan, erkek kandından, toplum doğadan, doğa ise evrenin bütünlüğünden yalıtılarak ele alınamaz. Bir bütün olarak birbiriyle iletişim ve bütünlük içeren bir evren gerçekliğinde yaşıyoruz. Evrendeki her şey bir özgünlüğe sahip olmakla birlikte organik paralel bir bağ biçiminde birbirine de bağlıdır. Bireyin bir özelliği bireyin tüm özelliklerinden ayrı düşünülemez. Fakat bir özellik bütünlüğü izah etmede büyük yetersizlikler içerir. Birey toplum, toplum doğa, doğa evren bütünlükleri parçayı belirlemede rol oynarlar. Bu açıdan birey parçayı ifadelendirirken bütünleyici sistem ilişkisini sağlayan toplumudur. Birey toplum, toplum doğa ilişkilerinin Kuantomik yorumunu geliştirip anlaşılır kılmakla şeylerin bağlılaşımları doğru tanımlanır ve çözümlenebilmeleri bakımından büyük hakikatlere ulaşabiliriz. Böylelikle özgünlük ya da özgürlük nasıl ve nereye kadar olabilir, nereye kadar olmalıdır yaklaşımı doğru ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra bağlılaşımın yani toplumsallığın kapsam ve sınırları nasıl ve nereye kadar olmalıdır savı da doğru bir tanım ve belirlemeye kavuşabilir. Önderliğin bahsettiği birey ile toplum, kadın ile erkek, toplum ile doğa arasındaki optimal dengede ancak bu temelde kurulabilir.
Canlılık esneklik özgür tercih ve sezgisellik ise doğanın diğer özelliklerini ifade etmektedir. Özgür olma istemi doğanın özünde vardır. Bağlılaşımı reddeden bir tarzda olmayan bu özgürlük istemi atom altı dünyada gözlemlenen olaylarda görülmüştür. Son derce hareketli ve kendi etrafında (Spin) dönüşler yapan elektronlar üzerinden deneyler yapılmıştır. Çembere alınan elektronların daha fazla hızlanma eğilimi içerisine girdiği, git gide daraltılan çemberin elektronlarda bu çembere karşı bir tahammülsüzlüğe neden olduğu ve kaçıp kurtulmaya yönelik eğilimini son derece hızlandırdığı gözlemlenmiştir. Elektronlarda dile gelen bu durum, dar kalıplara sığmaya, hapsedilmeye, nefessiz kılınmaya tahammül edemeyen doğanın temel bir özelliğini ifade etmektedir. Bu özellik İnsanda özgürlüğün temel bir eğilim olarak var olmasını sağlayan biçimde yaşanmaktadır. Özgür,yeni insan;‘Hiçbir yasa özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir’ diyor. Ve bu yasa insanda dile gelen en çarpıcı ve en güçlü yasadır.
Toplumsal tarih boyunca özellikle de ataerkil devletçi toplum gerçekliğinden günümüze kadar sömürüyü ön gören zihinsel ideolojik faaliyetler çeşitli yasa, kanun ve zor aygıtlarını devreye sokarak toplumsal gerçekliği egemenlik altında tutmaya çalışmışlardır. Fakat hiçbir sitem istediği tarzda sonsuz hâkimiyetini kuramamış ve bunu istediği gibi sürdürememiştir. Burada sistemleri yıkma veya değişime zorlayan olgu ise özgürlük eğiliminin kendi ifadesi olan demokratik komünal değerlerin direnmesi ve arayışları olmuştur. Ancak iktidarcı-hiyerarşik-devletçi mantığının insanda kötü özellikler yaratması iktidarın çok kodlu şifreler biçiminde kendisini gizlemesi olgusunu çözemeyen insanın iyi yanı olarak özgürlük eğilimi, devletçi zihniyeti aşamadığından karşıtına dönüşmekten sistemin birer mezhebi haline gelmekten kurtulamamıştır. Dolayısıyla yaklaşık beş bin yıldır ağırlıkta gelişen insanca olamayan insanın kötü yanıdır. Ancak en ölü toplumsallık bile özgürlük eğilimden tümden vazgeçmemiştir. İnsanın iyi tarafları fırsatını buldukça sel gibi büyüyüp en yıkılmaz sarsılmaz duvarları bile yerle bir edebilmişlerdir. Hassas, esnek ve sürekli akıntı yani değişim halinde olan toplumsallık ve doğa, özgürlükleri daraltan dar katı değişmez hiyerarşik yapılanmaları sistemleri kabullenemez. Onları kaldıramaz. Sürekli bu yapıyı aşma eğiliminde olur. Ve sürekli bunu aşabilmenin kendi içinde barındırdığı potansiyelini büyütmeyi esas alır.
Zorunluluk denilen şey, egemenlerin sürekli köle yetiştirmesinin teorisinden çıkmıştır. Zorunluluk istisnai durumlarda olur. Bu anlamda zorunluluğu bir ilke biçiminde ele almak ve kabullenmek köleleştiren ve yanlış bir anlayıştır. Doğada özellikle de insan doğasında işleyen zorunluluk değil, özgürlük yasasıdır. Doğadaki canlılık esneklik ve kuantum dünyasındaki parçacıklarda gözlemlenen özgür tercihler, özgürlük yasası bağlamında bize çok çarpıcı örnekler sunmaktadır. Zorunluluğu bir yasa biçiminde ele almak ve öyle algılamak özneden nesne olmaya doğru gitmenin yolunu ardına kadar açmaktadır. Egemenlik ve mutlaklıklar karşısında olasılık ve özgürlük kavramlarına yer vermek kuantum felsefesinin temel gerekliliklerindendir. Zorunluluk egemenliğin temel kavramlarındandır. Zorunluluğun bilincine varmak yalnız başına özgür olmak değildir. Bu köleci ahlaktan kaynaklanan bir yorumdur. Bunun yerine zorunluluğun bilincine varma ve onu aşma iradesini göstermeyi özgürlüğün temel ilkesi tarzında ele alma ve özgürlüğün bilincine varma ancak özgür ahlak sayılabilir.
Bunları belirtirken zorunlu olarak gerçekleşen veya gerçekleşmesi gereken şeylerin hiç olmadığını söyleyemeyiz. Fakat bu temel bir ilke veya özellik olarak ele alınamaz. Özellikle toplumsal sistem ilişki ve özellikler bağlamında esas alınması gereken ve temel bir ilke olarak işleyen özgürlük yasasıdır. Bu zorunluluğun bilincine varmak ve onu aşmak biçiminde dile getirmektedir. Yani onu aşma bir ön koşul olarak belirlendiğinde zorunluluğun aşılması söz konusudur. Zorunluluğun bir kader, bir yaşam ilkesi olarak kendisini sürdürmesi doğru değildir.
Diğer temel bir özellik ise sezgisellik olayıdır. Bilgiye olay ve olgulara ulaşmada temel ve önemli bir rol oynayan sezgiselliğe yer vermeyen kartezyenci anlayış, özellikle felsefi açıdan insan ufkunun daralması ve mekanik kalmasına sebebiyet vermiştir. Matematiksel formülasyonlar ve kesinlikçi düşünceciliği ile insanlığın duygu, sezgi ve ruhsal dünyası üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır. Bu yaklaşım genel doğa bilimlerinin yanı sıra en çok sosyal bilimlerde toplumsal gerçeklik ve insan üzerinde indirgemeci formüller biçiminde yaklaşımların geliştirilmesine yol açmıştır. Giderek bütün bilim dallarına hâkim olan bu anlayış olmuştur. Kaba maddeci ölçücü mantıkla toplumu ele alan Kartezyenizm toplumun doğal organik yapısını darbeleyerek, ruhsuz düz mekanik bir toplumsal yoruma yol açmıştır. Artık şu çok iyi bilinmektedir ki, insanın ruhsal sezgisel ve duygusal gerçekliği mekanik ölçülerle izah edilemez. 2 X 2= 4 eder yaklaşımı gibi matematiksel bir sonuç ile insan olgusunun o akışkan ve değişken yapısı yorumlanamaz çözümlenemez. Bu insan tabiatının kaldıramayacağı bir durumdur. Bu kartezyenci bilimcilik yaklaşımı batı toplumlarına birçok maddi imkân sunmasına rağmen, insanlığı ruhsallığından boşalttığı için, yüzlerce ruh bilim vb. kurumlaşmalarına rağmen din kadar insan olgusunu toplumsal yanıyla anlaşılır kılamaması onun kaba mekanikçiliğinden kaynaklanmaktadır. Bu ‘bilimsel yaklaşım’ sonuçta insanı bir makine gibi ruhsuz maneviyatsız ele almaya sebebiyet vererek, bilim adına insanda dinlerden daha büyük ve onarılması zor sonuçlara yol açmıştır.
Doğu mistisizmini hiçleştiren ve doğu insanını aşağılayan batı ölçücülüğü ve egemen bilimciliği, toplumsal maneviyatı ve ahlakı çözerek toplumun büyük bedeller ödenmesine neden olmuştur. Kuantum düzeyinde ulaştıkları doğa ve insan gerçekliğinin, doğunun mistik yorumlarıyla büyük bir paralellik içermesi ise bilim adamlarında büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Bu yeniden tanrı fikrine sarılmayı değil, insan ve doğa olgularının maddi ve manevi olarak bütünlüklü bir yoruma kavuşturulmasını ve yapılan yanlışların giderilmesinde yeni daha doğru ve daha doyurucu çözümlemelere ulaştırmalıdır.
Kuantum düzeyindeki yeni doğa gerçekliği doğal ve doğru olana ulaşmamız açısından yeni bir bilimsel temel oluşturmaktadır. Artık kaba ruhsuz bilim anlayışı aşılmış durumdadır. Elektron ile pozitronların çarpışması sonucu oluşan fotonların karşıt yönlerde hareket etmeleri esnasında birisinin yönüne müdahale edildiğinde diğerinin de aynı paralellikte hareket etmesi somut olduğu kadar soyut bağlılaşımın da var olduğunu göstermektedir. Parçacıklar örneğin elektron pozitron ikilemi dünyanın bir ucundan diğer ucuna birbiri ile telepati yolu ile iletişim kurabilmektedirler. Doğadaki bu gerçeklikler bize düşüncenin salt somut kaba maddi olgularla değil, başta maddenin ruhsallığı olmak üzere sezgilere de büyük önem vermemizi öngörmektedir.
Doğanın diğer bir özelliği ise özgür tercih olayıdır. Parçacıklar öyle rast gele bir araya gelip yeni bileşim ve oluşumlar oluşturmazlar. Örneğin bir foton hareket ederken o çevrede bulunan tüm elektronlar titreşmeye başlarlar. Foton oradaki tüm elektronların nabzını yokladıktan sonra, içlerinden bir tanesinde karar kılar ve gidip onunla birleşir. Foton bütünleştiği elektronda karar kılmadan önce herhangi bir elektronla da ilişkilenebilir. Bütün bu elektronlardan birini seçmek olanak dâhilindedir. Foton bol miktarda tercih yapma olanağına sahiptir. Amiyane tabirle kanının kaynadığı beğendiği elektronda karar kılması parçacığın özgür iradesi ile gerçekleşmektedir. Bu tarzda bol seçeneklilik ve özgür tercihlilik doğanın özünde mevcuttur. Bunu kuantumcu toplum felsefesince ele aldığımızda gerek birey gerek ise toplum olarak yaşam anlayışımızda çeşitliliğe yer vermek durumundayız. Bunun yanı sıra zihniyet yapılarımız seçenekleri iyi tahlil edebilmeli ve özgür iradesince kendisini kararlaştırabilmelidir. Eski kaba atomcu madde oluşum fikri çeşitlilik çokluk, renklilik, paralellik ruhsal organik bütünlük gibi kavram ve içeriklere yer vermemekteydi. Yada bu yaklaşım çok sınırlıydı.
Kuantumcu oluşum ve madde teorisi ile yapılan yeni doğa tasvirleri bu saydığımız tüm özellikleri içermektedir. Özellikle maddenin oluşumu, biçimi ve mantığı bütünün ve bu bütün içerisinde çokluğun inanılmaz bağlarla ilişki içinde olması, en küçüğün temel taşlar olabildiği, en hayati misyonlar üstlenebildiği ve yine oluşumun küçük parçacıkların küçük sistemlerinin bir araya gelmesiyle gerçekleştiği düşüncesi, toplumsal ilişkilerin kuruluşunda da geçerlidir. Küçük tekli ilişki ve sistemler çokluk ve bütün olan toplumun temel taşlarıdırlar. Toplumsal olguda değişim yaratma mantığı büyük-genel sistemin küçük sistemlerin bir araya gelmesiyle oluşup anlam kazandığı, küçük sistemlerin de ancak bu büyük-genel sistemle var olabileceği gerçekliğine dayanmak durumundadır.
Son bilimsel verilerle toplumsal sistemi açıklama tam başarılmış olmaktan uzaktır. Bugün itibarıyla son bilimsel verilere en yakın duran toplumsal sistem Konfederalizm olmaktadır. Özellikle Kuantum felsefesi ile evren doğa ve atom altı dünyaya bakıldığında bu daha çarpıcı görülmektedir. Toplumsal sistemi kuantomik düşünmek bize çok şey kazandıracağa benzemektedir. Aksi halde üsten yaklaşımlarla kalıcı, doğru ve gerçekçi çözümlere ulaşılamaz. Parçacıkların bir araya gelmesi ekip oluşturmasına benzer bir biçimde birkaç ekibin bir araya gelip başka bir ekip oluşturması kuantum felsefesinin örgütlenme tarzını yansıtmaktadır. Bu konfederalizm örgütlenmesini ve onun mantığını ortaya koymaktadır. Çeşitli biçimlerde dağınık olan ve güçsüzleşen şeyleri bir araya getirme onları güçlendirecek bir biçimde örgütleme ve bu örgütlülükleri bir üst örgütleme içerisinde toparlama bütünleştirme durumudur. İnsan toplumu açısından da bu durum güç olma, irade kazanma ve yeni bir sistemle alttan üste doğru örgütlenmedir. "

Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz