Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» Laptop bu hale getirdi!
Çarş. Ekim 20, 2010 10:05 pm tarafından AMEDEUS

» .........
Perş. Ekim 14, 2010 3:56 pm tarafından AMEDEUS

» manzara
Çarş. Ekim 13, 2010 9:26 pm tarafından Deniz

» manzara fotoğrafları
Çarş. Ekim 13, 2010 9:18 pm tarafından Deniz

» Paydos/ C.Sıtkı Tarancı
Salı Ekim 05, 2010 2:49 pm tarafından AMEDEUS

» logo..........
C.tesi Ekim 02, 2010 11:45 pm tarafından ezgi

» ..................
C.tesi Ekim 02, 2010 2:09 pm tarafından DicLe

» Çile
Salı Eyl. 21, 2010 2:01 pm tarafından AMEDEUS

» Görmemişin bebeği olmuş...
Salı Eyl. 21, 2010 12:27 pm tarafından DicLe

» facebooktan video indirme
Salı Eyl. 21, 2010 10:08 am tarafından ezgi

» Taş atan çocuk
Ptsi Eyl. 20, 2010 5:00 pm tarafından DicLe

» BARIŞ
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:27 pm tarafından DicLe

» BEKLENTİSİZ....
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:24 pm tarafından DicLe

» UZAKTAN ...
Ptsi Eyl. 20, 2010 4:22 pm tarafından DicLe

» CAN YÜCEL'DEN MAL BEYANI
Perş. Eyl. 16, 2010 1:36 pm tarafından yoll

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:20 am tarafından ezgi

» ARKADAŞLIK
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:15 am tarafından ezgi

» ŞİİR
Ptsi Eyl. 13, 2010 11:08 am tarafından ezgi

» Kamuflaj
C.tesi Eyl. 11, 2010 5:32 pm tarafından AMEDEUS

» UZAK
Çarş. Eyl. 08, 2010 5:05 pm tarafından ezgi

» Yeşillik
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:59 pm tarafından ezgi

» Salam Gibi
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:57 pm tarafından ezgi

» Benlik_Oruç Aruoba
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:56 pm tarafından ezgi

» BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:54 pm tarafından ezgi

» Pembe Deniz
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:51 pm tarafından ezgi

» HAYAT
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:48 pm tarafından ezgi

» Benim Yazdığım Sen
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:47 pm tarafından ezgi

» Seviyorum Seni
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:46 pm tarafından ezgi

» BERFİN
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:44 pm tarafından ezgi

» Bahar Gelmiş
Çarş. Eyl. 08, 2010 4:43 pm tarafından ezgi

Anket
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En iyi yollayıcılar
DicLe
 
AMEDEUS
 
yoll
 
Deniz
 
yelken
 
ezgi
 
NezBe
 
Devrim
 
mad men
 
Surgun
 

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 111 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 7:00 am tarihinde online oldu.

birey özgürlüğü ve devlet..

Aşağa gitmek

birey özgürlüğü ve devlet..

Mesaj  yoll Bir Perş. Ocak 14, 2010 10:22 pm

BİREYİN ÖZGÜLLÜGÜNDE DEVLETİN YERİ.


Tanımından da anlaşılacağı gibi kısaca, toplumu oluşturan kişilerin her biri, ya da insanlardan her biri diyebilsek de, tarih boyunca çeşitli düşünür ve feylesoflar, bireyin üzerine yükledikleri anlam ve tanımlamaların da çeşitken açıdan sorunu inceledikleri de bir gerçektir. Konumuz bu noktada bireyin (ne ve nasıl oluşu) üzerine dair bir yaklaşım değil, bu konumuzun dışında da olsa, kimi zaman belki de yeri geldiğinde çeşitli zamanlarda yasamış feylesofların görüşlerine kısaca da olsa değinmeden geçmeyeceğim.

İnsanlık tarihi bugüne kadar - içinde bulunduğumuz bu yer yuvarlağında- çok çeşitli toplum biçimlerini keşfederek hayata geçirmeye çalışmıştır. Her toplum bicimi de var olan toplumun içerisinden çıkıp mevcut yasallığını yadsıyarak ya da diğer bir anlatım tarzıyla onu gerektiğinde alt üst ederek, yeni “yasallığının„dayatmasını ortaya çıkarmıştır.

Dayatılan yeni “yasallık„(!)karsısında o sınıfı temsil eden bireyler, elinde tuttukları ya da ele geçirdikleri gücün etkisiyle kendilerinin dışındaki çoğunluğu oluşturan bireylere, mevcut yeni oluşuma “uyum„dayatmasıyla, çoğunluk bireylerinin spontane (kendiliğinden) oluşan gelişmelerini de denetimine alarak, çoğunluğun oluşumunda, ama çoğunluk bilincine yabancı olan örgütsüz bireyleri, diğer bir anlatımla savunmasız ve de dayatma gücü olmayan- “çoğunluk bireyleri„ellerinde tuttukları sözüm ona kazanımları –yaşanılan süreçteki statükoları gereği- küçük bir grubu temsil eden ya da küçük bir sınıfı temsil eden/oysa çıkarları taban tabana zıt olan azınlık bireylerine uyum sağlamada sorunsuz bir fedakârlık örneğini göstermişlerdir.

Çoğu zaman örtük şiddetin hüküm sürdüğü, kimi zamanda açık şiddetin uygulanışıyla, çoğunluğun nüvesi olan örgütsüz bireyler zapt-ı rabt altına alarak sağlanan yönetim bicimi ortaya çıkmıştır.

İster feodal toplumda olsun, isterse köleci toplumda, isterse de kapitalist toplumda olsun uygulamaya konulan şiddetin boyutu, değişen koşullara göre örgütlenip siste matize edilişinin sonuçlarındaki kazanımlar üç aşağı beş yukarı ayni şeylere hizmet ederek istenilen sonuca varmada güzel bir araç olarak varlığını hep korumada egemenlerce özen gösterilmiştir.

Belki de bu bireyin birey olmada bağımsızlığını değil, tam tersine, birbirlerine bir göbek bağı gibi bağlanarak toplumun diğer bireyleriyle“uyumsallığı „seçmişlerdir. Tabiî ki salt bu noktada sorun içsel olmaktan çıkıp dışsal olarak bir avuç azınlığı oluşturan bireylerin “Kutsal Devlet„propagandasını çoğunluğu oluşturan bireylere ellerinde tuttukları erkin sayesinde yoğun propaganda serumu bağlanarak, itaat bazında Concensues sağlanmıştır.

Elbette ki bir avuç azınlığı oluşturan bireyler kendi azınlıklarına bakmaksızın milyonları oluşturan çoğunluğun üstünde sözüm ona“üstünlüklerini„(!) ya da diğer bir anlatım tarzıyla sınıf farkını çoğunluğa kabul ettirebilmesi elbette kolay değildi. Bu bugünde yarına halledilebilecek kısa vadeli bir iste olamayacağına göre, uzun erimli insanlık tarihinin yasadığı sürecin deneyimleri tabiî ki boşa değildi.

Bura da her kapıyı açan altın anahtar/azınlıkta olup ta kendilerini imtiyazlı sınıfa sokan bireylerin can güvenliği söz konusu ki, bu hem de bu noktada, olmazsa olmaz türünden kendisini dayatmaktadır.

Aslen, azınlık grubu oluşturan bireylerin can güvenliği için gerekli olan organizasyon, dönemin konjoktürel yapısıyla bağlantılı olarak (dışarıdan gelen saldırı, uzun erimli istila ve savaşları göz önünde bulunduran toplumsal gözlemcilik sonucunda bir yanıyla ortaya çıkan) ihtiyaç duyulan, devlet örgütlenmesi, diş saldırılara karsı, savunmasız kadın ve çocukları, yaşlılar için, ya da o ulusu oluşturan bireylerin tümü için koruma kalkanlığı/güvence gibi böyle bir görevi de içine alsa da, gerektiğinde böyle bir güvenceyi yerine getiriyor olsa da, asil sorun, yani asli işlevi olan, bir avuç imtiyazlı bireyi çoğunluğun tehdit’i karsısında koruma kalkanlığını sürdürür.

Örneklemek gerekirse bu noktada Engels söyle der; “Devlet topluma dışardan dayatılmış bir erklik değildir, Hegel`inde ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak düşününün gerçekliği’de değildir. Devlet daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür: bu toplumun, önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içinde girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu, kısır bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi,<düzen>sınırları içinde tutması gereken bir erklik gereksinimi kendini kabul ettirir; iste toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve ona gitgide yabancılaşan bu erklik, devlettir. „ (1)

Yukarı da Engels`in çok yalın bir dille anlattığı <uzlaşmaz karşıtlıklar> çıkarların çatışmasıdır. İki sınıfın bir birine taban tabana zıt çıkarlarıdır. Üretim araçlarını ellerinde tutan, azınlık sınıfı teşkil eden kapitalistler, emeğinden başka satacak hiç bir şeyi olmayan, kapitalistin sadece yaşamını sürdürebilmesi için vereceği paraya muhtaç olan isçi sınıfının çıkarlarıdır. Tarih boyunca bu çıkar çatışmasının ortaya çıkardığı uzlaşmazlık hep süre gelmiştir. Bu uzlaşmazlığın boyutlanmasını engelleyen ve egemen sınıfların yararına taraf olan devletin baskı gücüdür! Kendi silahlı gücüyle, silahsız çoğunluğun üstündeki imtiyazlı azınlığın tehdit gücünü hakim kılar. Devlet bu noktada imtiyazlı azınlığa kanunlarıyla, hapishaneleriyle, ordusuyla, polisiyle, her türlü öldürücü silahıyla ve de bürokratik gücüyle, istihbarat ağıyla kısacası her şeyiyle güvence verir.

Yapısal gereği devlet örgütlenmesi, her toplumda o toplumun azınlık bireylerinin yani azınlıkta olan sınıfın koruması olmuştur. İster köleci toplumda olsun, isterse Feodal toplumda isterse günümüzde hüküm süren Kapitalist toplumda!

Köleci toplumda devlet örgütlenmesi köle sahiplerini, feodal toplumda derebeyleri/senyörleri(yani asli sahiplerini koruma altına alarak)onların, kölelere, ya da köylülere karsı üzerindeki kurdukları hegomanya nın sürmesinde önemli ölçüde şiddet aracı olmuştur.

Tarihsel iktidarını bu yönde başarılı kılarak ayakta kalabilmiştir. Kimi zaman din tarafından kutsanan devlet, bu çirkin yanını kapatma da sürdürülen uğraşılardan biri olsuda, cahil ve tutucu halk bireyleri üzerinde etkili olabilmiştir. Çoğunluk bireylerin önemli bölümünün de cahil ve tutucu kalmaları yönünde mevcut devlet, din kuruluşlarını kullanarak egemenliğini sürdürmede kendilerine alabildiğine kolaylık sağlamıştır.

Zira azımsanmayacak şekilde bu türden varlığını sürdüren bireyler, egemen devletin kurumları tarafından sürdürülen sistematik propaganda sayesinde, kendi sınıfına/kendi çıkarlarına yabancılaşarak, devletin yanında yer almanın gözü kapalı şekilde huzurunu hisseden bu bireylerin varlığı; günümüz toplumunda da varlığını sürdüren/halende var olan “Allah devletimize zeval vermesin„anlayışını açığa çıkartarak çoğunluk kütlesini oluşturan bireyler üzerinde bu türden sağlanan denetim sayesinde, çoğunluk bireylerinin kalesini içten fetih ederek/gücünü zayıflatarak denetim mekanizmasını akıllıca sağlamanın yolunu bulmuştur.

Eski Yunan da ortaya çıkan devlet örgütlenmesini çarpıcı yanlarından birini dile getiren Friderich Engels, Ailenin Özel mülkiyeti ve devletin kökeni isimli eserinde söyle dile getiriyor:

“… İkinci olarak, bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. Köleler de nüfusa dâhil bulunuyorlar; 365.000 köle karşısında, 90.000 Atina yurttaşı, ancak ayrıcalıklı bir sınıf oluşturur.

Atina demokrasisinin halk ordusu, boyunduruk altında tuttuğu kölelere karşı, aristokratik bir kamu gücüydü; ama yurttaşlara da söz geçirebilmek için, daha önce anlatmış bulunduğumuz gibi, bir jandarma kuvveti zorunlu oldu. Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerden de, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir.

Bu güç, sınıf karşıtlıklarının henüz gelişmemiş bulunduğu toplumlarda ve ücra bölgelerde, hemen hemen yok denecek derecede önemsiz olabilir; Amerika Birleşik Devletleri'nde bazen ve bazı yerlerde olduğu gibi. Ama devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artırılır; — daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, bütün toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artırmış bulunduğu bugünkü Avrupa'mızı düşünelim.” (2)

Engelsinde açıkça vurguladığı gibi egemen sınıflar hükümranlıklarını sürdürebilmek için gerekli duyduğu bu özel örgütlenme Devlet örgütlenmesiydi. Devlet örgütlenmesi kendilerinin ayakta kalabilmelerinin bir nevi emniyet supap ı / garantisi idi. Çoğunluğun içinde güçlü bir ağacın kökleri gibi çoğunluk bireylerinin içine nüfus eden/ondan beslenen, kan emicilerinin koruması olan bu yapılanma, çoğunluğun içinde örgütlenip, görevlileri çoğunluktan devşirmiş olsa da, ona yabancılasan, onun üzerinde tahakküm kurmada, gerektiğinde onları kanla şiddetle bastırmada sözüm ona kendilerinin düzenledikleri yasalarıyla tahakküm kuran yapılanma devlet yapılanmasıydı.

Egemen sınıfın varlığını/çıkarlarını korumada (kime karşı tabiî ki çoğunluğu oluşturan kölelere,-günümüzde de-köylülere, isçi sınıfına karsı) olmazsa olmazlarla dayatılıp kabul görülen bu mekanizmanın örgütlenişi sayesinde, günümüz toplumunda da fütursuzca gelişen kan emici kapitalistler örgütledikleri devlet organizasyonu sayesinde kan emiciliklerinin altın cağını yasamaktadırlar.

Devletin mevcut bürokratik yapılanmasında ortaya çıkan pahalı giderlerinin sağlanmasında kapitalistler çok cüzi miktarda ödedikleri vergiyi bile çok görerek onu kaçırmanın her türlü hokkabazlığını yaparlar ve de kendi koydukları kanunları delmede/ya da uygun yol bulmada ustalaşmışlardır. Devlet kendileri için her ne kadarda emniyet supap ı olsa da, dört ayağının üstüne oturtturulmuş devlet örgütlenmesinin harcamalarını, çoğunluğa “sizin devletiniz, devlet vergilerinizle ayakta durur” propagandasıyla binlerce çalışan bireylerden milyonlarca $ kasa yapar.

Kısacası kan emici kurumlaştırdıkları kanunlarıyla, ordusu, polisi, hapishanesiyle kapitalistler bir tasla iki kus vururlar. Her gün milyonlarca $`lık kazançlarına rağmen, onlar her zaman “kar edemediklerini” dile getirerek kamuoyunda ağlarlar, yeri geldiğinde, is yerlerini kapatmakla tehdit ederek, devletin bankasında toplanan çoğunluğun en zor şartlarda dişinden tırnağından ayırıp verdiği biriken vergilerine ( göz dikerek) “zarar” ettiğini öne sürdüğü-is yerlerini kurtarmak- sözüm ona piyasaya yeniden canlılık verecekleri vaadiyle üzerlerine yatarlar.

Devlet koruması altına aldığı bu sınıfa yaptığı kıyakçılığı- verdiği bu türden sözüm ona “yardımları”(!) nasıl yeniden geri aldığını, ne kadar faiz aldığını? Kâr ı ne kadar olduğunu, bu kâr ları çoğunluk bireylerin çıkarına uygun nerelere harcama yaptığını, yapacağını- vs. asla açıklamaz. Azınlık sınıf kendi can güvenliği için dikte ettiği ve de onu örgütlediği bu devlet örgütünün ana kasasını, yani çoğunluğun alın terini işte böyle hortumlar!

Çünkü azınlık sınıfın aslında kendi (yasam sigortası olan) devlet, örgütlenmesini yoğun bir propaganda illizyonlari genelleştirilerek, çoğunluğu da içine alan “herkesin devleti” yutturmamasının öğretilerini içselleştirilir. Uyumun Consesion`unu -Vatandaşlık görevi- misyonuyla asil sorunun can âlici özelliğini gizler.

Meselenin özünü kavrayamayan kitlelerin beyinleri yıkanmaya başlanır. Öyle ya devletin koyduğu vergiyi her türlü zaruri ihtiyacından keserek ödeyen -hatta hatta ödeyememe korkusuyla yanıp tutuşan-“Altın yumurtlayan tavukları” olduğu sürece “Allah devletimize zeval vermesin”(!) anlayışının yaygın olduğu sürece de kendi harcamalarını çoğunluk halk kitlelerine açıklama gibi alışkanlığını asla tanımaz!

Toplanan vergilerle beslediği kamu gücünün olanca ağırlığı ebetteki gene çoğunluğu oluşturan sınıfın sırtına yıkılır. Öyle ya kapitalistler zaten para kazanamıyorlar(!)onların sırtına yıkılacak değil ya!
Bu konuda Engels söyle yazar; “Kamu gücünü ve ödetme hakkini kullanan memurlar, toplumun üstünde yer alır.

Gentilice örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, memurlara karsı da bu saygının gösterildiğini var saysak bile, onlara yetmez... Onların yetkisini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağan üstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir. En değersiz polis memuru, gentilice toplumdaki bütün organların bir arada sahip olduklarından çok`yetke` sahibidir; ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı, ya da uygarlığın en büyük askeri şefi, en küçük gentilice şefin mazhar olduğu içten gelme ve götürmez saygıyı kıskanabilir...” (3)

Devletin böylesine misyon sahibi bürokratik kamu gücünü, çoğunluk sınıf üzerindeki bu etkinliği, elbette kendi koyduğu yasalarıyla baskı aracı olan ordusu, polisi, mahkemeleri, hapishaneleriyle bahsi gecen saygınlığı dikte ettirir.

Sonuçta çalışan yani kani emilen köylü ve isçi sınıfının sırtına ağır vergiler vurularak devletin bürokratik giderlerime üzerlerine yıkılmıştır! Bunun da ajitatif adi “Vatandaşlık görevi”(!) olmuştur... Araban varsa vergisini vereceksin, Evin varsa vergisini vereceksin, Televizyonun, Radyo`n varsa vergisini vereceksin, kısacası aklınıza ne geliyorsa onların vergisini kani emilen üreten bireylerden kasasını dolduran devlet, yol ulaşım gibi alt yapı gereksinimlerinin belli ölçüde yerine getirerek göz boyamaya çalışır!

Oysa çoğunluğu oluşturan bireyler en basitinden haksızlıklara karsı ufak bir kımıldanmalarında, maaşını kendisinin ödediği polis ve askerler tarafından acımasızca bastırılarak, cezaevi, işkence vs. yöntemleriyle zapt-i rap altına alınırlar. Devletin bu kirli yüzü halk kitleleri tarafından, sahneye konulan illisyonistik propaganda karsısında görülemeden, -görülse de- estirilen devlet terörüyle boğulup gider.

Devlet bireylerin özgülüne dışarıdan sokulan “kutsal” bir yapılanma yutturmacasına can alıcı cevap, kızışan sınıf mücadelesinde devletin sergilediği tavırdır. Sınıf mücadelesine katılan isçi ve köylüleri bir çırpıda “Devlet Düşmanları” ilân-ı harb edilerek, onlara karsı silahlı terörünü uygulayarak gerçek yüzünü gösterir.

Devletin uyguladığı terör gölgesinde isçi ve köylülere “terörist” yakıştırması her ne kadarda timsahın göz yasları sendromunu hatırlatmış olsa da, devlet örgütlenmesinin perde arkasındaki iplerini tuttuğu egemen sınıfın iradesi, koydukları sözüm ona yasalarıyla gereğini yaparak meşruiyet kazandırır!

Yeri gelmişken alıntı yapmada yarar var, “Toplum Bilimler Sözlüğü” devleti kısaca söyle tanımlar. “Devlet(Fr. Etat, Al.staat, ing. State)Bir hükümet yönetiminde örgenleşmiş siyasal topluluk... Devlet tarihsel bir olgudur, köleci üretim biçiminin gerçekleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Köle sahipleri baskı altında tutmak için devlet örgütünü kurdular. Devlet egemen sınıfın bir baskı aracı olma niteliğini koruyarak gittikçe gelişmiş; ordusu, polisi, adliyesi ve maliyesiyle geniş kapsamlı bir örgüt olmuştur.” (4) tarzında açıklanmaktadır. Konumuz olan “Devlet”i daha da açmak gerektiğini düşünüyorum ve bu doğrultudaki bir başka alıntıyı geniş tutuyorum.

Servet Tanilli “Anayasa Hukuku Kavramı” üzerine incelemesinde devletin özgün yapısını ve de bu doğrultudaki Marksist görüşleri söyle dile getirir.

“Anayasa hukukunun konusu, devlet iktidarının kazanılması, kullanılması ve sınırları ile ilgili hukuk kurallarıdır.
Bu tanımın berraklık kazanabilmesi için. Önce su iki soruyu yanıtlamak gerekiyor:

Nedir “devlet „?

Ve ne anlasilir “hukuk kuralı „ deyince?

Devlet, insanların toplum yaşamında basvurduk1ari bir örgütlenme bicimidir. Bir aile, bir dernek, bir sendika, bir parti gibi... Böylece devlet, her şeyden önce sosyal bir gerceklik ve
—her sosyal gerçeklik gibi- tarihsel bir gerçekliktir. Nitekim çok eski devirlerde devlete rastlanmıyor; dev1et insanlık tarihinin belli bir aşamasından sonra ortaya çıkmıştır.

Devleti, öteki sosyal kurumlardan ayıran nedir?

— Devlet ilk bakışta örgütünün hacmi ile kendini belli ediyor. Bir toplumda, örgütü, devletinkinden daha geniş, daha yaygın, daha kapsayıcı başka bir sosyal kurum yoktur.

—Ve bu durumun içinde çok ileriye vardırılış bir iş bölümü cereyan eder: Yöneticilerden bir kısmi, toplumda uygulanacak hukuk kurallarını saptar (kanun koyanlar); bir kısmi, bu kuralları, yönetilenlere uygular (idareciler); bir kısmi ise, bu kuralların uygulanmasından doğan ya da toplumda bireyler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözer (hâkimler).
—Fakat asil önemlisi, bu örgütün elinde üstün bir yaptırma gücü, bir zorlama olanağı vardır: Nitekim polis, jandarma, giderek ordu, bütün bu baskı araçları, devleti yönetenlerin, -ama. Yalnız onların-elindedir. Devlet, öteki sosyal kurumlardan farklı olarak, toplumda “silahlı, güçlerin tekeline” sahiptir. (*)

Bu tekel ortadan kalkınca devlet de dağılıyor.

Örneğin, batı‘da, orta çağ da Roma İmparatorluğunun yıkılısından bir süre sonra başlayan ve devletin dağı1ışı ve parca1anisinin ifadesi olan “feodal„ dönemin bir niteliği, merkezdeki kralın, çevresindeki beylere. Sözünü geçirtecek yeterli bir silahlı güce sahip olamaması idi. Daha sonraları “ulusal devletler„in kuruluşu ile “ulusal ordular„in doğusu birbirine koşut olarak gelişmiştir.

Bura da bir soru akla takılıyor:

Niçin bu tekel? Bu baskı?

Daha doğrusu, niçin devlet vardır?

DEVLETİN KÖKENİ

Devletin kökeni, giderek toplumun yaşamında oynadığı rol hakkında, belli başlı iki görüş çarpışıyor cağımızda:

“Burjuva görüş „ ile “Marksist görüş„
“Burjuva görüsü“ne göre, her toplumun bir düzene gereksinmesi vardır. Toplumun bireyleri arasında bir anlaşmazlık çıktığında da, yansız bir kişi, bir “hakem „bu anlaşmazlığı çözmelidir. Genel yarar, bunu gerektirir.
Kimdir o düzen koruyucusu?
Ve anlaşmazlıkları çözecek yansız kişi?

Devlet.

Böylece devlet, toplumda, “asayişi sağlayan bir araç” ve
-hang sınıftan olursa olsun-bireyler arasındaki uyuşmazlıkları çözecek yansız bir kişi, bir “hakem“dir. “Genel yarar“ in doğurduğu devlet, ‘genel yarar’ ın da temsilcisidir. Daha da öteye, ‘ahlak düsüncesi’nin, giderek ‘aklın’ bir verisidir devlet.
Hegel söyle diyordu.
-“Marksist görüs”e göre ise (**) , devlet, öyle burjuva ideologlarının ileri sürdükleri gibi, toplumun dışında ve üstünde değildir. Ne aklin verisidir o, ne de Tanrı vergisi. Devletin kökenini toplumun yapısında, toplumlarda görülen en temel uzlaşmazlıkların içinde aranmaladır.
Kimler arasındadır bu temel uzlasmazlıklar?

“Sınıflar“ arasında.

Gerçekten toplumlar, tarihte, bir aşamadır, -daha doğrusu özel mülkiyetin ortaya çıkmasından-sonra, çıkarları bir birleriyle uzlaşmaz sınıflara bölünmüşlerdir. Ve bu sınıflardan üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan, ötekini sömürür.
işte devlet, sınıflı toplumlarda, hele hele kapitalist toplumda, üretim araçlarını, giderek iktisadi üstünlüğü elinde bulunduran sınıfın sömürdüğü -ve dolayısıyla ezdiği-sınıf ve zümreler üzerindeki eğemenliğini sürdürmek üzere kullandığı bir araçtır. Bir hakem değil, doğrudan doğruya bir “baskı aracı„dır. Parlamentosu, bürokrasisi, mahkemeleri, hapishaneleri, gizli servisleri, polisi, jandarması ve nihayet ordusuyla, bu baskının örgütlenmesidir devlet.

Ve ne ezelidir o, ne de ebedi.

Devlet, sınıflı toplumlarla aynı zamanda doğmustur; ve
sınıflı toplumların ortadan kalkmasıyla da kaybolacaktır.

“Kaybolacaktır”,yani anarşi mi bekliyor insanlığı? Hayır.
Kaybolacak olan otoritenin “sömürücü ve baskı aracı” niteliğidir.Geleceğin sınıfsız “komünist” toplumun da, “hükümet,insanların yönetimini bırakıp,üretimin yönetimini alacaktır.” (5)

Bu noktada devlet, bir sınıf üstünde diğer bir sınıfın otoriter baskı / terör mekanizmasını kaçınılmaz olarak dayatır. Sınıflı toplumların doğusuyla ortaya çıkan devlet otoritesi karşısında kaçınılmaz olarak da bazı akımlar ortaya çıkmıştır. Bunlar bir tanesi de Anti-Otoriterler. Yani Anarşistler, diğer bir adıyla da Liberterler.
Sınıf savaşımı içerisinde belki de bize yakin kılan yanları Anti-Otoriter olmalarıdır. Hepsi o kadar!

Sınıf savaşımında isçi sınıfının yanında yer almaları,sınıf mücadelesinde eylemlerini mevcut devlete karşı yönlendirmeleri acısından bir noktaya kadar ihtilalci özü taşıyor olsallarda,çok lafını ettikleri otoritenin yıkımından sonra yerine nasıl bir sistemi koyacakları asla net olmayan kitleleri kafa karışıklığına sürükleyen bir anlayıştır anarşizm.bunu ne Bakünün`ün, Kropotkin`in yapıtlarında bulabilirsiniz nede Prothon`un…
“Liberter Komünistleri Örgütsel Platformu” baslıklı manifestolarında; “…Anarşist fikirlerin doğusu, gelişmesi ve yasama geçirilmesi, köklerini isçi yığınlarının yaşamından ve mücadelesinden alır, kendi yazgısı kopmaz bir bicimde onların yazgısına bağlıdır.

Anarşizm, günümüz burjuva kapitalist toplumunu, isçilerin kendi emeklerinin ürünlerine sahip olmalarını, onların Özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, toplumsal ve siyasal eşitliklerini güvence altına alan yeni bir topluma dönüştürmeyi ister. Bu toplum, toplumsal dayanışmanın ve özgür bireyselliğin içinde tam ifadesini kazanacağı, bu iki kavramın birbiriyle tam bir uyum içinde gelişeceği liberter komünizm olacaktır.

” Her şey iyi ve güzel anlatıyorsunuz ama yıktığınız kapitalimin yerine neyi koyup toplumu yeni bastan inşa edeceksiniz? Anti-Otoriter Halk Komiteleri-mi?-olacak yeni devletin adi? Emperyalizmin en azgın döneminde/malum kuşatması karşısında Otoriteye karşı halk komitelerinizin içinde-otorite boşluğu-kaos yaşanacaksa sahi kitleler içinde nasıl örgütlenip topuyla tüfeğiyle saldıran emperyalizm karsısında duracaksınız? Doğrusu merak konusu?

Manifestolarinin5.bölümü olan “Devletin ve Otoritenin yadsınması”na kadar bunlar açık değil. Devam edelim;
“Devlet, ayni zamanda, burjuvazinin işçilere karşı örgütlü şiddetidir ve burjuva sistemin yürütme organıdır.

Basta Bolşevikler olmak üzere, sol sosyalistler de burjuva Devleti ve Otoriteyi sermayenin uşakları olarak görürler. Fakat Otorite ve Devletin, sosyalist partilerin elinde proletaryanın kurtuluşu mücadelesinde güçlü bir araç haline gelebileceğini savunurlar. Bu neden le, bu partiler, sosyalist bir Otoriteden ve proleter bir Devletten yanadırlar. Bazıları iktidarı barışçıl yoldan ve parlamenter araçlarla (Sosyal Demokratlar), diğerleri ise devrimci yöntemlerle (Bolsevikler ve Sol Sosyalist Devrimciler) ele gecirmek isterler.

Anarsizm, bunların her ikisini de temelden yanlış ve emeğin kurtuluşu sureci açısından yııkıcı görür.
Otorite, her zaman için halk yığınlarının sömürüsüne ve köleleştirilmesine dayanır. Bu sömürüden doğar, ya da, bu sömürünün çıkarları içinde yaratılır. Otorite, şiddetin ve sömürünün yokluğunda, kendi varlık nedenini yitirir.

Devlet ve Otorite, yığınlardan tüm inisiyatifi alır, yaratıcılık ve özgür eylem ruhunu oldurur, yığınlarda kölelere özgü bir itaatkârlık, beklenti, toplumsal basamakların üst kısımlarına tırmanma umudu, lidere koru körüne bağlılık, otoriteyi paylaşma yanılsaması yaratır.

Bu yüzden, emeğin kurtuluşu, ancak, geniş isçi yığınlarının ve bunların sınıf örgütlerinin kapitalist sisteme karsı doğrudan devrimci savaşımı ile mümkündür…”

Buraya kadar beklediğim cevabi bulamazken, bu noktada birazda olsa net şeyler söylenmeye başlamış.

Söyle devam ediyor Anarşistlerimiz;

“…Anarşistler, Devleti, yığınların haklarını gasp eden, onlardan ekonomik-toplumsal yasam üzerindeki inisiyatiflerini çalan temel engel olarak görürler. Devlet, geleceğin toplumunda ve 'günün birinde' değil, derhal ortadan kalkmalıdır. Devlet, isçilerin zaferinin ilk gününde, isçiler tarafından yıkılmalıdır ve kılık değiştirmiş su ya da bu bicim altında yeniden inşa edilmemelidir. Devletin yerini, işçilerin üretim ve tüketim örgütlerinin oluşturacağı, özyönetim temelinde federatif olarak birleşmiş bir federalist sistem alacaktır. Bu sistem, hangi biçim ve nitelikte olursa olsun parti diktatörlüğü gibi otoriter yapılanmaları dışlar.„ (6)

Gene kafa karışıklığı boy gösteriyor bu noktada federatif sistem bir devlet bicimi değil yönetim bicimidir! İsçi sınıfı sınıf olarak var olduğu sürece devlet var olacaktır…

Hadi diyelim yıkılan devlet otoritesinden sonra isçi sınıfının devletini (Pardon Federatif)(!) kurdunuz. İsçi sınıfının devleti, (Pardon) gene o çok ağızlarından düşürmedikleri “otorite”nin motivasyonlarını taşımayacak mı? Devletin adi sosyalist olunca bu motivasyonu kayıp mı olacak? Olmayacağına göre mevcut otoritenin yanında nasıl yer alacaksınız?

Tamda bu noktada Liberter Anarşistlerimiz mevcut gerçekliği görmemek için at gözlüğüyle soruna bakmaya çalışıyorlar! Eh normaldir bunu anlamayacak ne var, devletin varlığı=otoriter! Kendileri de Anti-Otoriter olduğuna göre, kendileriyle çelişkiye düşecekler! Aynen “Bu ne perhiz bu ne Lahana tursusu”nda olduğu gibi…
“...
Ama otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız şartsız uymalarına bağlıdır.

Bu gibi savları anti-otoritercilerin en azgınlarının karşılarına koyduğumda, verebildikleri tek yanıt şu oldu: Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite değil, yetki devridir! Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar.

Böylelikle gördük ki, bir yanda, nasıl devredilmiş olursa olsun, belirli bir otorite ve öte yanda da, belirli bir boyun eğme — bunlar her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak, içinde üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşullarla birlikte bize dayatılan şeylerdir.

Öte yandan gördük ki, üretimde dolaşımın maddi koşulları, büyük sanayi, büyük tarım ile kaçınılmaz olarak gelişmektedir ve bunlar bu otoritenin alanını gittikçe genişletme eğilimindedirler. Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye söz etmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir.

Eğer özerklikçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.

Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yok olacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal niteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar.

Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?

O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden özettiklerini bilmiyorlar ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.” (7)

Engelsin ortaya koyduğu bu yaklaşım Anti-Otoriterlerin/Liberterlerin kendi içlerindeki açmazlarına verilmiş en güzel cevap olarak görüyorum.bu konuyu dehada uzatmanın anlamsızlığını düşünüyorum.

Anti –Otoritercilerden sıyrılıp tekrardan konumuza yani günümüze dönersek,her şey teoride olduğu gibi gelişmediğini,pratiğin kimi koşullarda tersine iniş ve çıkışlarla zikzak çizdiğini görürüz.Sanırım bunlardan biride,günümüz koşullarında kendi yaşamına son veren “Sosyalist Devrim” dır.

Kurulan “Sosyalist Devrimin” kaderi maalesef tanımlanan teoriye uygun düşmedi. Tanım yerindeyse Sıfırı çok çabuk tüketti! Bu böyle oldu diye teorinin yanlışlığını, temelinin de “sıfırı tükettiği” olarak görmemiz elbette -anti propagandanın gemi azıya aldığı bu dönemde- bizimde at gözlüğüyle olaylara baktığımızı ortaya koyacaktır. Belki de koşulların olgunlaşması sürecinde daha çok kurulacak olan “Sosyalist Devrimler” in yıkılmayacağının garantisini kimse veremez. Varmak istediğimiz o aşamadaki yolumuz uzun ve de çetin koşulları beraberinde taşıdığının da ayrıca bilincinde olmamız gerekiyor.

Geleceğin sınıfsız toplumu “komünist” toplum aşamasında elbette gene devlet var olacaktır. Devletin elbette bu noktada rolleri değişmiş olacak. Bu kez baskı sırası işçi sınıfı ve köylülüğe geçecek, egemen sınıf olarak isçi sınıfı yıllar boyu emeğini sömüren, kanını emen parazitler için yani burjuva/kapitalist sınıf üzerinde tahakkümünü sürdürecek,(bu kez azınlık olarak değil çoğunluk olarak).

Devlet olarak var olduğu sürece baskı ve şiddet ölçütlerinde değişiklik olmayacaktır. Ta ki sınıfların ortadan kaldırıldığı, sınıf farkının olmadığı toplum biçiminde devlete ihtiyaç kalmayacaktır. Marx ve Engels`in de bahsettiği “devletin sönmesi” bu noktada gerçek olacaktır.
“Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçları önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür.

Ama bunu yapmakla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrımları ile sınıf karşıtlıklarını ve aynı bicimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde evrimleşen daha önceki toplumun devlete, yani her durumda, sömürücü sınıfın kendi diş üretim koşullarını sürdürmek, öyleyse özellikle sömürülen sınıfı var olan üretim bicimi(kölelik, toprak köleliği, ücretlilik)tarafından verilmiş baskı koşulları içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi vardı.

Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görülür bir kurul biçimindeki birleşimiydi, ama bu, tüm toplumu, zamanı için, kendi başına temsil eden sınıfın devleti: ilk çağda köle sahibi yurttaşların, orta çağda feodal soyluluğun, cağımızda da burjuvazinin devleti olduğu ölçüde böyleydi. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi durumuna geldiği zaman, kendi kendini gereksiz kılar.

Baskı altında tutulacak hiç bir toplumsal sınıf kalmayınca, sınıf egemenliği ve üretimdeki güncel anarşi üzerine kurulu bireysel yasama savaşımı ile birlikte, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artik bir baskı altında tutulacak hiç bir şey yok demektir ve özel bir baskı iktidarı, bir devlet, zorunlu olmaktan çıkar. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylem-üretim araçlarına toplum adına el konması-,ayni zamanda onun devlete özgü son eylemidir de.

Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere karışması, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti yerini, şeylerin idaresi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır. Devlet`ilga`edilmez, söner.'özgür halk devleti' üzerindeki kof tümcenin, ajitasyon aracı olarak geçici doğruluğu bakımından olduğu kadar, bilimsel düşün olarak kesin yetersizliği bakımdan da değerlendirilmesini; bunun gibi, anarşist denilen kimselerin, devletin bugünden yarına ortadan kaldırılması yolundaki istemlerinin, değerlendirilmesini de, işte bu sağlar.” (.8.)

Bırakalım Sosyalist Devletin süreç içinde sönmesini, varlığını sürdürmede istekli görünmeyen, açıkçası ben bu kulvarda koşmaktan yoruldum diyerek sert bir viraj dönen Sovyet isçi sınıfı kendi var olma egemenliğinden feragat ederek burjuvaziye davetiye çıkartmıştır! Yüz yıllar boyu sömürdüğünüz yetmedi biraz daha kanımızı emin dercesine...

Onca yılların zor mu zor koşullarında,adeta tırnaklarıyla kazarak elde edilen ve de insanlık tarihinde çığır açan kazanımlardan nasıl bir anda geriye dönüldü?Bizler için asil sorunda burada değil mi? Biz Marksistlerin bu noktada kafa yormamız,bu sorulara -doğru yanıtlar bulduğumuz anda- geleceğin kazanımları elbette ayni hataları tekrarlamayacağının kuskusuz belirtisi olacaktır!Her gün Televizyon ve gazetelerde sevinçten ağızlarının suyu akan burjuva teorisyenleri Marxsizmin iflasını anlata dursunlar,marxsizm bir teori olarak var olduğu sürece yine bir gün onların çanlarına ot tıkayacağının bilinci geceleri gördükleri kabus dolu rüyalarının dayanılmaz bas rolünü oynuyor!

Bu bile onlara şimdilik yeterde artar!Unutulmamalı dır ki bu bir denemeydi şimdilik basarisiz olundu,mevcut olumsuzluğun başını çeken elbette bir sürü etken söz konusu. Her şeyden önce Lümpenleştirilen –sonuçta da alkole yenik düsen- Sovyet proletaryası:
a-sosyalleştirilen sovyet halkı, sosyal refahının kapitalist dünyadan daha iyi olması gerekirken onların altında seyrederek yoksulluk çeken Sovyet halkı ve isçi sınıfından bunun tersini beklemek, körün fili tarifine benzerdi. Nitekim de körün fili tarifine gerek kalmadı...

Çağımızda yaşanan, sosyalizm denemesi sürecinde, devlet (başlangıçta var olan) ama, daha sonra o coşkuyu kaybeden devrimci üretken niteliğinden uzaklaşarak hantallaşan, tam tersine Marksist teoride atıflandırıldığı gibi, nihai görevine uygun bir şekilde örgütlendirilememiştir.

Neredeyse kapitalist devletten de daha kötü hantallık ve burokratizm hâkim kılınarak kendi sonunu hazırlamıştır! Onlarca yılın, fedakârlığını, nasirli ellerin özverisini içinde taşıyan kazanımlar, yani diğer bir anlamıyla sınıfın kendi tarihinde, en büyük kazanımı olan sosyalist devlet, süreç içinde en basitinden soyutlamadaki, bir devlet türünün (!) en kötü örneğini sergileyerek, kapitalizm karsısında yenilgiyi kabullenmek zorunda kalmıştır!

Yıkılısında, kendi elleriyle kurduğu “proletarya devletini”,kendi elleriyle yıkarken, Sovyet “proletaryasının” neredeyse yüreği bile sızlamamıştır!
Proloreteryanın - sosyal refah olarak gelişmediği,-toplum olarak sosyal refahın olmadığı, bir kilo et için girdiği kuyrukta Sovyet halkının ömür tükettiği, Sovyet halkının alim gücünün kapitalist ülkelerdeki isçilerden daha aşağıda seyretmesinden tutunda, iptidai teknik eseri olan,-tek tipte üretilen- kötü bir Sovyet Lada`sına bile sahip olamayan Sovyet halkı, nasıl sahip çıkmalıydı ?-geçiş sürecini asla ağzına almayan-Komünist Partisinin anlayışına. Ve onun kurumlaşması doğrultusunda hiç bir fedakârlıktan kaçınılmayan “sosyalist devletine”!Bu yıkım tabiî ki kaçınılmazdı ve de öyle oldu.

Devlet, bireyler üstündeki baskı gücünü hiç bir zaman azaltmaz tam tersine onu mutlaklaştırır. Bu noktada burada ebetteki kapitalist sınıf üstünde sistemleşmiş devlet baskısından söz emiyoruz. Çünkü örgütlenen devlet “mülkiyetin temeli” üzerine kanunlarını, baskı mekanizmasını çalıştırmaktadır. Adalet mülkün temelidir denilirken, hamal Mehmet`in sırtındaki yük taşıdığı küfesi değil elbet! Mülkiyeti elinde bulunduran, onu koyduğu kanunlarla “yasal” hale getiren, dokunulmazlık sınıfına haiz olan kapitalist sınıf içindir. Yani hırsız sınıf içindir! Bu olgu kapitalist devlet sürecinde çoğunluğu oluşturan ezilen sınıfın bireyleri üzerindedir. Kapitalizmde bireyin özgürlüğü sınıfın özgürlüğünden soyutlanamaz

(alıntı)

yoll
yüksek lisans
yüksek lisans

Mesaj Sayısı : 106
Kayıt tarihi : 08/01/10

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz